16.02.2010Almanya'da İslamiyet tartışmalarıYeni 'Soğuk Savaş'

Almanya'da İslamiyet hakkındaki tartışmalar keskinleşmeye ve giderek daha kafa karıştırıcı olmaya başladı. Stefan Weidner, tartışmaların arka planını ve tarafsız gözlemcilerin tutumlarını değerlendiriyor.

Penzenberg camisi, foto dpa
Almanya'da gazetelerin kültür sayfalarında ve internet forumlarında cepheleşmeler artıyor: Fikir ayrılıkları üzerine kurulu yeni dönem soğuk savaşının konusu İslam, diyor Weidner makalesinde.
Geçmişi şöyle bir hatırlamak işe yarayabilir: Örneğin 1983 yılını. Batı Almanya'da karşıt fikirler arasındaki cepheleşmeler on yıllar boyunca giderek kemikleşmişti. Sosyalist ülkelere nasıl muamele edileceği, komünizmin ne feci bir şey olduğu gibi söylemler, tartışma götürmeyen inanç sorularıydı. Birbirine yaklaşmaktansa sınır çekmek daha önemliydi bu dönemde; arada kalanlarınsa işi, hiçbir zaman olmadığı kadar zordu.

Almanya'da yayımlanan gazetelerin kültür sayfalarında, internet forumlarında son haftalarda gözlemlenen tartışmalar, yukarıda sözü edilen dönemlere ürkütücü derecede benziyor. Fikir ayrılıkları üzerine kurulu yeni dönem soğuk savaşının konusu artık İslam. Cepheler daha da sertleşiyor; anlaşılan artık önemli olan gerçeğin aranması ve temellendirmeler değil; bizi bekleyen daha çok, medyatik bir savaş öncesi siper kazmak.

Sansür mü ırkçılık mı?

İsviçre'de minare yapımı konusunda yapılan halkoylamasından çıkan hayır kararının yanı sıra Muhammed karikatürlerinin sahibine karşı kalkışılan suikast girişimi, 11 Eylül 2001'den bu yana süregelen tartışmayı hiçbir zaman olmadığı kadar alevlendirdi. Tartışmanın bir cephesiniyse İslam'ı bir düşman ve köktenci bir tehdit olarak algılayanlar oluşturuyor.

Öte yandaysa Müslümanların kendileri değil, bunların yerel avukatları ve sözcüleri var. Henryk Broder gibi İslam eleştirmenleri bu kişileri sansür, ikiyüzlülük ayrıca, aydınlanmacı ideallere ve Batı medeniyetine hıyanet ile suçluyor.

İslam savunucularının hamlesi gecikmiyor; bunun için İslam'ı eleştirenlerin ırkçı ya da dini önyargılara sahip olduklarını ileri sürerek analizden uzak gördükleri eleştirilerinin önünü kesiyor. Frankfurter Sonntagszeitung gazetesinde Broder'e saldıran gazeteci Claudius Seidl bunların arasında yer almakta.

Peki ya Müslümanlar? Onların da iki cepheye ayrıldıklarını gözlemlemek mümkün. İnançlı ya da kültürel açıdan kendilerini İslam'a dahil hissedenlerin yanı sıra Batı'nın ideallerine koşulsuz bağlı olan ve İslam'a karşı insanları uyarmayı kendilerine misyon edinmiş (eski) Müslümanlardan müteşekkil küçük, ama medyada son derece etkin laik bir grup var.

Şu sıralar bu cephenin en tanınmış siması Necla Kelek. Onun kanaatine başvuruluyor ve (çoğunlukla kendisi tarafından kaleme alınmış) yaşamöyküsü, yargılarının hakikiliğine kefil oluyor.

Bir Alman İslam'ı kötülediğinde bir önyargı ihtimali güçlü kabul edilebilir. Ancak bizzat bir Müslüman İslam karşısında uyardığında çok daha inandırıcı oluyor. Ne var ki burada da çok temkinli olmak gerek. Açık seçik bir ifadeyle İslam'a sırtını dönenler, en nihayetinde kendi meselelerinin, yani dinden ayrılmalarının savunuculuğunu yapıyor.

Laik Müslümanların rolü

anti-minare kampanyası Isviçre, foto dpa
Diyalog yerine kutuplaşma: İsviçre'de minare yapımı konusundaki halkoylamasının sonucu, 11 Eylül'den bu yana süregelen tartışmaları hiçbir zaman olmadığı kadar alevlendirdi.
Diese säkularisierten Muslime sind daher jetzt verstärkt ins Kreuzfeuer der Kritik geraten. Sie würden letztlich nicht weniger pauschal argumentieren als die vourteilsbelasteten europäischen Islamkritiker und, ganz wie diese, einer einseitigen kulturellen Hegemonie des Westens das Wort reden, so etwa die Psychologin Birgit Rommelspacher in der Berliner taz.

Laik Müslümanlar şimdi eleştirinin çapraz ateşinde kalmış durumda. Zira onlar da, önyargılı Avrupalı İslam eleştirmenlerinden daha az genellemeci değil: Onların söylemleri de, Batı'nın tek taraflı kültürel hegemonyasının etkisinde konuşanlar gibi. [taz (Berlin) gazetesindeki psikolog Birgit Rommelspacher örneği]

Bunlar, dinden ziyade sadece belli toplumsal gruplar ya da bölgesel geleneklerle alâkalı sorunlardan, İslam'ı sorumlu tutuyorlar. Bu eleştiri, eleştirel (eski) Müslümanların kendi açılarından bir hakaret, sansür çabası ve saklı bir ırkçılık olarak anlaşıldı.

Tartışma kafa karıştırıcı bir boyuta ulaşmış durumda ve nesnel davranmak konusunda çaba gösteren bir gözlemci, kendini önyargısız biçimde tanımlayabileceği bir duruş bulmakta zorlanacaktır. Üstelik İslam meselesinin gerçek hayatta (eğer bu şekilde ele almak mümkünse) nasıl ele alınacağı konusuna henüz girişilmemiş bile.

Bunun geçerli bir sebebi var elbette. Zira kendi başına İslam, tartışmaların aslında ikincil konusu. Gerçekteyse asıl tartışılan hangi toplumda yaşamak istediğimiz. Meselenin odağında Almanya ve Avrupa var. İslam konusunda kamuoyunda yürütülen tartışmanın arka planında, ülkemizdeki dönüşüm-değişim süreçlerine eşit biçimde etki edememe endişesi yatıyor, diye akıl yürütülebilir.

Öte yandan İslam'ın kendisinin de, dünyayı saran dönüşüm sürecinin bir mağduru olduğu aşikâr. Fundamentalizmin güçlenmesi bu gibi durumlarda sıklıkla olduğu üzere-, İslam'ın bugünkü halinin temsil ettiği, gelişmeye kapalı imgeye gösterilen tepki, yani bunun üzücü sonucu.

İslam'ın etkilerine yöneltilen eleştirilerin haklılığını tartışmak yersiz; eleştiriler doğal, nitekim şu günlerde İslam her yanıyla, Müslümanlar ve İslam dünyası da dâhil olmak üzere herkes tarafından eleştiriye tabi tutuluyor.

Irak, bir saldırı sonrası, foto AP
Fundamentalist şiddetin kurbanı Müslümanlar: Iraklı bir kadın, radikal İslamcıların Bağdat'a düzenledikleri bir bombalı saldırının ardından öfkesini dile getiriyor.
Kendi ekonomi ve siyasetiyle ilgilenmek yerine İslam'ı eleştirmek, fikir piyasasında bulunabilecek eleştirilerin en ucuzu olsa gerek. Bir gayrimüslim olarak İslam'a saldıran birisi, cesur bir aklı evvel kabul edilebilir, ama ifade özgürlüğünün kahramanı olamaz.

Özeleştiri mi dalkavukluk mu?

Öte yandan Müslümanların İslam'a saldırmaları, yani tek sözcükle özetleyecek olursak özeleştiri uygulamaları durumunda tablo çok daha farklı görünür ve cesur bir çaba olarak takdiri hak eder. Necla Kelek örneğinde olduğu gibi bu eleştiri Türkçe değil, Alman medyaları nezdinde gerçekleştirildiğinde, tartışmaları daha da alevlendiren bir çift anlamlılık ortaya çıkıyor.

Hedef kitle Almanlar olduğu kadar Müslümanlar olduğundan, kötü niyetli yorumların yapılması tehlikesi büyük. İnançlı Müslümanlar, İslam eleştirisi yapanların derdinin üzüm yemek değil bağcıyı dövmek olduğu, bir tür hesaplaşmanın peşinden koştukları ya da Almanlara yaranmaya çalıştıkları sonucuna varabilir.

Müslüman olmayan kitleyse, hâlihazırda İslam karşıtı bir temel algıya sahip bu cephenin, bu eleştiriyi istismar etmesi zaten kolaydır. İslam'a saldıran Müslümanlar bizzat kendi dinlerine karşı böyle bir önyargıya sahipken, Müslüman olmayanların böyle bir okuma yapması ayn oranda kolay olacaktır.

Psikolojik açıdan bunu anlamak kolay, zira bu insanlar kültürlerinin koşulları altında, dolayısıyla İslam sebebiyle sıkıntı çektiler; tıpkı var güçleriyle Hıristiyanlığa karşı çıkmış Hıristiyanların istenmeyen evlat ilan edilmesi gibi.

Ancak Müslüman İslam karşıtlarının itkilerini psikolojik olarak açıklamak bir hata olacaktır. Önemli olan onları neyin itkilediği ya da eleştirilerini kime ve hangi dilde yaptıkları değil, zira bir bağlam bilincinin olması zekâ göstergesidir.

Aşırı uçlarla muğlâk sınır

Önemli olanı, günümüzde birçok kişinin atıfta bulunduğu aydınlanmacı ruhla açıklayalım: Önemli olan söylemlerin net, nesnel ve tanımlayıcı olmasıdır. Bu kıstaslar yerine getirildiğinde, düşüncenin gücü diğer bütün anlayışları aşacaktır. Ne var ki hâlihazırda yürütülen tartışmalarda her iki tarafta da eksikliği görülen bunlar. Netlik yerine süslü retorik, nesnellik yerine vahşi polemik, tanımlayıcılık yerineyse tüyleri diken diken eden peşin hükümler kullanılmakta; tartışmalar, tek kelimeyle ifade edilecek olursa, seviyesiz.

Bunlardan ders çıkarılmıyor; insanlar körü körüne bir partiyi seçmeye zorlanıyor. Öte yandan bundan daha problemli bir konu daha var: İki taraf da kendi aşırı uçlarıyla arasına net bir sınır çizmiyor: İslam eleştirmenleri, klasik anti-semitizm ile düşündürücü paralellikler gösteren İslam karşıtı önyargıyla arasına mesafe koymayı öğrenemedi.

İslam'ı eleştirenlerin karşısındakiler ise, Müslümanlar arasında var olan tepkisel temayüllerle arasına mesafe koymalı. Ancak bunun ardından siper savaşlarının yeniden bir diyaloğa dönüşmesi mümkün olacaktır.

İster kapitalizm, isterse bizler eski Soğuk Savaşı kazanmış olalım, yeni Soğuk Savaş'ı hiçbir taraf tek başına kazanamayacak, zira hoşumuza gitsin gitmesin Müslümanlar artık bizim bir parçamız.


Stefan Weidner

Almancadan çeviren: Ogün Duman

© Qantara.de 2010

Stefan Weidner, "Manual für den Kampf der Kulturen. Warum der Islam eine Herausforderung ist." (Kültürler savaşının El kitabı- İslam neden bir meydan okumadır) kitabının yazarı, Verlag der Weltreligionen, Frankfurt 2009.