02.12.2010Alexandra Klobouk: " İstanbul, acılı sosla mı?"Sade hatlarıya İstanbul
Klişeleri unufak etmek: Grafik tasarımcı Alexandra Klobouk, "İstanbul, mit scharfer soße?" ["İstanbul, acılı sosla mı?"] adlı resimli kitabıyla, güncel entegrasyon tartışmalarına yeni bir bakış açısı getiriyor ancak, tartışmalarda taraf olmaktan kaçınıyor. Klobouk'un kitabını, Nina Apin tanıtıyor.
"Konu hakkında hiçbir bilgisi olmayanlar için" de mizah dolu bir kitap: "Almanya'da büyüyen bir insan, Türkiye hakkında hemen hemen hiçbir şey bilmez" diye açıklıyor grafik tasarımcı Klobouk. Alexandra Klobuok, daha biz kapıdan girerken, aslında tam bir Türk kahvaltısı hazırlamak istediğini söyleyerek özür diliyor. Berlin'de Kastanienalle bulvarında ev arkadaşlarıyla birlikte paylaştığı evin mutfağındaki masada, sadece meyveler ve bisküviler duruyor. (Yamalı bohça gibi düzenlenmiş bir mutfak, duvarda bir temizlik programı asılı) Mekânda bulunan Türklüğe ait yegâne nesne, buzdolabının üstündeki, "kem gözlerden" korunmak üzere asılmış bir nazar boncuğu.
Klobouk, zaman bulamadığını söylüyor ve kahve koyuyor, ama şimdi gerçek bir "Menemen" için başlıca malzemeler burada. 27 yaşındaki grafik tasarımcı mutfak masasının üstündeki bir kitabı alıyor ve bir resmin üstünde, Türk usulü yağda yumurta çeşidinin ne kadar çok varyasyonu olabileceğini gösteriyor: Yeşil biber, sucuk, beyaz peynir, yanında da çay… Elleri kitabın sayfalarında dans ediyor, Türk çayının nasıl hazırlandığını gösteren okları izliyor.
Klobouk çizimleri kendisi yapmış, kahvaltı ve çay kültürü hakkındaki bölüm, onun "İstanbul, mit scharfe Soße?" kitabından alınma; kapak resmi, bir döner rulosu üzerinde Boğaziçi'ni geçen genç bir kadını gösteriyor.
Klobouk, kapak resmine bakarak, "Almanya'da yetişen biri, Türkiye hakkında hiçbir şey bilmez" diyor. Dönerciler, başörtülü kadınlar ve futbolcular, işte bunlar biliniyor. Gerisi ikinci elden bilgidir. Medyada yer alan namus cinayetleri, zorunlu evlilikler ve kültürsüz paralel toplumlar hakkındaki haberler.
'Tatort' dizisinden Türk klişeleri

Türkiye klişesi: Kapalıçarşı'da çay içen adamlar. Alexandra Klobouk Türk dili, ülkesi ve şehri hakkında hiçbir bilgisi olmadan, yedi aylığına İstanbul'a gitti. "Onkel & Onkel" adlı küçük bir yayınevinden çıkan bu küçük kitap, bir kızgınlığın ürünü. Alexandra Klobouk, Fatih Akın'ın İstanbul'un müzik ortamları hakkında çektiği belgesel film ,"Crossing the Bridge"i ["İstanbul Hatırası: Köprüyü Geçmek"] izlemiş.
"Hayran kalmıştım ve şaşırmıştım, beyazperdedeki görüntülerin benim kafamdakilerle uzaktan yakından bir ilgisi yoktu" diyor. Kendini her zaman dünyaya açık bir insan olarak düşünürmüş. "Bu filmi gördükten sonra, 'Tatort' dizisindeki Türk klişelerinin benim algılamamı bile ne kadar çok şekillendirdiklerini fark ettim."
Klobouk'un yaşadığı sarsıntı bugün bile fark ediliyor. İki dilli yayımlanan kitabının birinci bölümünü yaygın önyargılara ayırmış: Örtülü kadınlar, pos bıyıklı kocalarının arkasından, ağır alışveriş torbalarını zar zor taşıyarak geliyorlar; "Antalya Beach Paradies" adlı bir beton yığını Alman tatilcileri bekliyor. Sade çizimli, minimal grafikler birçok şeyi ima ediyor ama gerisi, okurun kafasında şekilleniyor.
Klobouk Bavyera'nın Regensburg şehrinde büyümüş, anne babası sanatçı. Lisede hiç Türk arkadaşı yokmuş. Yedi yıl önce Weißensee'deki Güzel Sanatlar Yüksekokulu'nda iletişim tasarımı okumak üzere Berlin'e geldiğinde, Türk kökenli nüfusla ilişkileri çok sınırlıymış: Köşedeki asık suratlı manav, banliyö trenindeki kavgacı tipler ve medyada ikide bir çıkan haberler.
Türk kız öğrencilerle kahvaltı partileri

Başka bir Türkiye imgesi: Türk Ska-Punk grubu Athena 2004 yılı Eurovision şarkı yarışmasında... Klobouk, filmi gördükten sonra, kendine ait bir imge oluşturmaya karar verir. Üç haftalığına İstanbul'a gider. Amacı, Weisenßee'deki güzel sanatlar yüksekokulu ile Türkiye'deki bir güzel sanatlar yüksekokulu arasında öğrenci değiş tokuşunu gerçekleştirmektir.
Klobouk "Geriye dönüp baktığımda, yöntemimi biraz naif buluyorum" diyerek gülüyor. "Tek kelime Türkçe bilmiyordum ve bürokrasiyi de biraz hafife almıştım." Ne var ki sonunda, İstanbul'daki bir grafik öğrencisiyle okulunu değiştirmeyi başarmış.
Genç kadın, İstanbul'da yedi ay geçirir. Marmara Üniversitesi'nin Anadolu yakasında, Acıbadem'deki Güzel Sanatlar Fakültesi'ne devam eder ve Klobouk'un Türkçe bilmeyişi gibi, çok az İngilizce bilen bir okul arkadaşıyla birlikte bir ev tutar.
"Hiçbir şey anlamıyordum" diyor Klobouk, ve tamamen çaresizlik ürünü olan birkaç el kol hareketini gösteriyor. "Ama daha ilk andan itibaren dört bir yandan yardım gördüm." Klobouk hemen, üniversitede birlikte okuyan, birlikte kutlama yapan ve her pazar günü evlerinde saatlerce kahvaltı keyifleri yaşayan kızlardan oluşan bir gruba dâhil olmuş. "Hepsi konuşuyorlardı, ben dinliyordum – ve onbeş dakikada bir bana konuşulanların özeti anlatılıyordu."
Çivili bombalardan korunmak için sırt çantası

Grafiker ve yazar Alexandra Klobouk kitabıyla, Türklere yönelik yıpratma kampanyalarına karşı, farklı bir bakış açısı getirmekten biraz gurur duyduğunu söylüyor. Bu etkili dil öğrenme yöntemi sayesinde çok geçmeden, çarşıda alışverişini yapabilecek ve bir Türk anneye, "yemeğini harika bulduğunu" söyleyebilecek duruma gelmiş. Bunu söylemek için de bol bol fırsatı oluyormuş. Misafire hiçbir iş yaptırmayan Türk misafirperverliğine Klobouk'un alışması biraz zaman almış. Başka bir çok şeye de öyle: Taksi dolmuşlara, sokak çocuklarına, bürokrasiye, polislerin çokluğuna.
İstanbul'da yaşadığı sırada ağır terör saldırıları şehri sarsmış; bu saldırıların en kötüsünde 17 insan ölmüş. Kitapta, sırt çantasını çivili bombalardan korunmak için göğsüne bastıran metro yolcusu bir kadın görülüyor.
Hayır, Alexandra Klobouk İstanbul'da yaşamak istemiyor. "Yedi ay içinde insan, hayran olmaya yetecek kadar çok şey öğreniyor" diyor soğukkanlılıkla. Klobouk en yakın arkadaşı Duygu'dan söz ediyor. Duygu'nun kısa şort giymesi memleketi olan İzmir'de çok doğal bir durummuş , ancak eskiden son derece Batılı bir metropol olan İstanbul'da sorun çıkmış; Duygu'nun şortları, son yıllarda Anadolu'dan İstanbul'a gelen muhafazakâr kırsal kesim insanlarının keyfini kaçırmış.
Başörtülü kadınlar daha sık ortalıkta görünür olmuşlar. Ve gitgide daha çok sayıda kafede içki verilmez olmuş. Bir İslamileştirme mi? Klobouk omuz silkiyor ve diyor ki: "Türk toplumunun yalnızca çok küçük bir bölümünü tanıdım. Arkadaş çevremde başörtüsü takan ya da camiye giden kimse yok."
Ne var ki Klobouk'un arkadaşları da, yaşam tarzlarını savunma baskısı altındalar ve evlerine gelen erkek arkadaşlarını, binadaki işgüzar namus bekçilerinden gizlemeye çalışıyorlar.
Mutfak masası sohbetinin konusu güncel entegrasyon tartışmasına kayıyor. Alexandra Klobouk iç çekiyor. Frankfurt Kitap Fuarı'nda Thilo Sarrazin'le de karşılaşmış. "Aslında ona teşekkür etmem gerekirdi, ne de olsa kitabım, onun göçmenlere küfretmesi sayesinde son derece güncellik kazandı."
Ancak Klobouk, Sarrazin ya da Seehofer gibilerin tartışmalarına bulaşmaktan hoşlanmıyor. Tartışmada haklı çıkmak gibi bir derdinin olmadığını ifade eden Klobouk kitabıyla, Türklere yönelik yıpratma kampanyalarına karşı, farklı bir bakış açısı getirmekten biraz gurur duyduğunu söylüyor.
Nina Apin
© Tageszeitung 2010
Almancadan çeviren: Mustafa Tüzel
Editör: Hülya Sancak/ Qantara.de 2010
Qantara.de
"Istanbul-Off-Spaces" sergisi
"Sadede gel"
Bağımsız sanat İstanbul’da, toplumsal diyalog için yerleşik sanat çevrelerinin uzağında ve onlardan bağımsız önemli mekânlar kazandı. Irmgard Berner, Berlin Kreuzberg’te açılan "Istanbul-Off-Spaces" sergisini gezdi.
2010 Kültür Başkenti:
Istanbul
2010 Avrupa Kültür Başkenti olarak İstanbul, büyüklük, tarih, görkem, dinamizm ve canlılık açısından diğer Avrupa Kültür başkentleri olan Pecs ve Essen'i kolaylıkla gölgede bırakıyor. İstanbul'dan Günter Seufert bildiriyor.
62. Frankfurt Kitap Fuarı'nın ardından
Hat ve ebru hattında "İstanbulum"
Bu yılki onur konuğu Arjantin olan 62. Frankfurt Kitap Fuarı'na Türkiye 40 yayınevi ile katıldı. Fuar genelinde, gerek katılımcı gerekse ziyaretçi ilgisi açısından geçen yıllara oranla bir azalma gözlemlense de, Türk stantları gösterilen ilgiden memnundu. Hülya Sancak Frankfurt Kitap Fuarı'ndaydı.
"Istanbul-Off-Spaces" sergisi
"Sadede gel"
Bağımsız sanat İstanbul’da, toplumsal diyalog için yerleşik sanat çevrelerinin uzağında ve onlardan bağımsız önemli mekânlar kazandı. Irmgard Berner, Berlin Kreuzberg’te açılan "Istanbul-Off-Spaces" sergisini gezdi.
2010 Kültür Başkenti:
Istanbul
2010 Avrupa Kültür Başkenti olarak İstanbul, büyüklük, tarih, görkem, dinamizm ve canlılık açısından diğer Avrupa Kültür başkentleri olan Pecs ve Essen'i kolaylıkla gölgede bırakıyor. İstanbul'dan Günter Seufert bildiriyor.
62. Frankfurt Kitap Fuarı'nın ardından
Hat ve ebru hattında "İstanbulum"
Bu yılki onur konuğu Arjantin olan 62. Frankfurt Kitap Fuarı'na Türkiye 40 yayınevi ile katıldı. Fuar genelinde, gerek katılımcı gerekse ziyaretçi ilgisi açısından geçen yıllara oranla bir azalma gözlemlense de, Türk stantları gösterilen ilgiden memnundu. Hülya Sancak Frankfurt Kitap Fuarı'ndaydı.