18.04.2010Miraz Bezar ile söyleşi"Min Dit- Ben gördüm"

Almanya’da yaşayan yönetmen Miraz Bezar'ın "Min Dit" (Ben gördüm) adlı filmi, Türkiye'de gösterime girdi. Nisan sonundan itibaren Almanya'da da gösterime girecek olan filmin yönetmeniyle Ebru Odabaşı Deutsche Welle için bir söyleşi yaptı.

Min Dit film afişi (c) www.min-dit.com
Diyarbakır’da çekilen film Min Dit, anne ve babasını kaybeden iki çocuğun dünyasını konu alıyor. Filmde, Gülistan rolünde Şenay Orak, Fırat rolünde Muhammed Al oynuyor. Yönetmen oyuncularını, Diyarbakırlı çocuklar arasından seçmiş.
Min Dit, Türkiye’nin ilk Kürtçe çekilen filmi. Yabancı ülkelerde 5 ayrı dış festivale katılan film, üçünden ödülle döndü. Ardından Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’na davet edildi. O andan itibaren de dikkatleri üzerine topladı. Festivale kabul edilmek ve sonrasında ''Behlül Dal Jüri Özel Ödülü''nü almak, sizi biraz daha cesaretlendirdi diyebilir miyiz? Altın Portakal sizin için gerçekten bir dönüm noktası mı oldu?

Miraz Bezar: Dönüm noktası diyemeyiz, çünkü sinemacı olarak sadece Türkiye’de kendimi ifade etmiyorum ben, bunun Almanya, Avrupa boyutu, hatta festivallere bakarsak dünya boyutu da var... Evet, benim için bir dönüm noktası diyemeyiz ama bu filmin ana kitlesi Türkiye’de yaşıyor. Türkiye’nin bir zamanını anlatıyor. Çok uzun süre evvel yaşanmış bir olayı anlatmıyoruz. Daha bundan iki üç sene önce hâlâ faili meçhul cinayetler işleniyordu Türkiye’de. Biz buna yönelik bir hikâye anlatıyoruz. Ve bunun Türkiye’de, özellikle ülkenin en prestijli ve en önemli festivalinde, ulusal yarışmada gösterilmesi benim için değil, sinema dünyasına baktığımız zaman Türkiye için de bir dönüm noktası sayılabilir.

Altın Portakal'da "Jüri Özel Ödülü"nü aldığınızı duyunca ne hissettiniz?

Bezar: Ödülü zaten filmin öyküsüne verdiler. Orada bir zafer hissi doğmadı çünkü bu Antalya’nın en büyük ödülü değildi. Bir şekilde jürinin ”Evet sizi gördük ve boş göndermek istemiyoruz, yaptığınız filmi, anlattığınız öyküyü önemsiyoruz’’ gibi bir mesajdı. Bu yüzden öyle bir zafer hissine kapılmadık. Bizim için önemli olan filmimizin orada gösterilmiş olması, orada anlattığımız hikâyenin içeriğinin tartışılmış olmasıdır. Filmin yüzde 70'i Kürtçe, yüzde 30'u Türkçe. Daha filmi yaparken, “Acaba Türkiye’de zamanı geldi mi ki biz bu filmi yapıyoruz? Türkiye, Kürtçe dilinde çekilmiş bir filmi kaldırabilecek düzeyde mi?” sorusuyla karşı karşıyayken, film biter bitmez Antalya’da ulusal yarışmada gösterilmesi, evet bir başarıydı.

Filme başlarken hedef Türkiye’de vizyona girmesi miydi?

Yönetmen Miraz Bezar, foto (c)  film festival san sebastian
M. Bezar: "Bu filmi yaparken, iki önemli unsur vardı; birincisi dilin Kürtçe olması, ikincisi de bu ülkede yaşanan faili meçhul cinayetleri gösterip anlatmaktı..."
Bezar: Elbette. Bu filmi yaparken, iki önemli unsur vardı; birincisi dilin Kürtçe olması, ikincisi de bu ülkede yaşanan faili meçhul cinayetleri gösterip anlatmaktı. Bunun da Antalya'da ilk adımını attık ikinci adımı da filmin Türkiye’de vizyona girmesiyle atacağız.

Filmi çekerken oto sansür uygulayıp uygulamama konusunda gelgitler yaşadınız mı?

Bezar: Olmadı... Oto sansür gibi bir düşüncem olsaydı JİTEM’e MEJİT derdik. Demek istediğim o zaman farklı bir film ortaya çıkardı.

Film için neden "Min Dit" ismini seçtiniz

Bezar: Filmin adı ilk başlarda ”Gure Bi Zengil” yani Zilli Kurt'tu. Bu, filmde anlatılan bir masal, masalın içeriği filmle çok alakalıydı. Daha sonra filmle 2-3 sene uğraşınca başka bir tema gözüme çarptı. O da şuydu: Biz hikâyeyi iki çocuğun gözünden anlatıyoruz ama bu, sadece o çocukların değil bir sürü çocuğun hikâyesiydi. Pek çok Kürdün ve sadece o neslin değil bir önce ki neslin de hikâyesi. Benim için odak nokta şuydu. O kadar zaman geçiyor ama değişen çok bir şey yok. Filmi de o yüzden yaşlı bir dedeyle başlattık ve o dedenin geçmişine baktığımız zaman, "evet o gördü, o bir sürü şeyi yaşadı" dedik. Filmimiz de bir genç nesli anlatıyor ve o genç nesil de görecek. Bu filme, başkalarının da görmesini sağlamak için ‘"Ben Gördüm"’ dedik.

Almanya’da yaşıyor olmanız sorunlara daha farklı bakmanızı sağladı diyebilir miyiz?

Bezar: Türkiye’de yaşasaydım muhtemelen az önce sorduğunuz oto sansür devreye girebilirdi. Acaba bunu böyle anlatmasam mı şeklinde düşünüp kafam karışabilirdi ama bende öyle korkular yok. Belirli bir temayı başkaları imalı bir şekilde anlatmayı tercih ederken ben direkt anlatmayı yeğliyorum. Bunun sorduğunuz soruyla ilintili olduğunu da biliyorum. Sinema dilim sadece Türk ve Kürt sinemasından etkilenmedi. Alman, Avrupa, İran ve dünya sinemalarından etkilendiğim için dilimde de anlatım tarzımda da daha dışarıdan bir durum söz konusu. Hatta hikâyeyi anlattığım kişilerden bile "Acaba fazla mı oluyor" tepkileri aldığım zaman, hayır fazla olmuyor dedim.

Bildikleriniz ve Diyarbakır’da izlenimleriniz arasında fark var mıydı?

Min Dit'ten bir sahne, foto (c) www.min-dit.com
M. Bezar: "Bir çocuğun üzerinde empati kurabilirseniz, anlayış sağlayabilirseniz amacınıza daha da yaklaşmış olursunuz; başkaları da o yaşananları önemsesin, kulak versin, eskiden olduğu gibi yok saymasın..."
Bezar: Şu fark vardı. Diyarbakır daha sert. İlk bakışta değil ama insanlarla görüştüğümüz, özellikle varoş dediğimiz kesimlere gittiğimiz zaman ve çekimlerde, bunu daha açık hissettik. Diğer taraftan eski yaraların beklediğimizden daha az konuşulduğu bir kent. Yaralarını bir şekilde kapatmaya çalışan ama yaraları hâlâ var olan bir şehir; bu filme de yansıdı.

Filmi çocukların gözünden anlatmak bilinçli bir tercih miydi?

Bezar: Başlangıçta değildi. Ama hikâyeyi araştırma sürecinde tanıştığımız kişiler arasında genç bir kadın vardı. Küçükken yaşadıklarını anlattığında çok etkilendik ve biz bu hikâyeyi anlatırsak, aslında tüm anlatmak istediklerimiz ama anlatamadığımız şeyleri verebiliriz hissine kapıldım. Bir çocuğun üzerinde empati kurabilirseniz, anlayış sağlayabilirseniz amacınıza daha da yaklaşmış olursunuz. Nedir; başkaları da o yaşananları önemsesin, kulak versin, en azından olabilmiş olasılığı içine doğsun, eskiden olduğu gibi yok saymasın.

Yönetmen Fatih Akın ile bir araya gelmeniz nasıl oldu?

Bezar: Fatih Akın’ı 98’den beri, kısa film dönemlerinden tanıyorum. Aramızda uzun senelerdir bir iletişim, arkadaşlık var. Bu filmin kurgusunu bitirdikten sonra ona bir e-mail attım. Kendisi Hamburg’da yaşadığı için Berlin’e gelebilirse filme bir bakmasını ve yorumda bulunmasını istedim. Gerçi o, hikâyeyi önceden, biliyordu iletişim içinde olduğumuz için, geldi baktı. Başlangıçta filme prodüktör olarak katılmak gibi bir düşüncesi yoktu, tanıdığı başka prodüktörlere yönlendirdi. Ama baktı ki iş böyle uzun sürecek, "Beklemeyelim, benim fonlardan alacağım paralar var filme ortak oluyorum'' dedi. Post prodüksiyon aşaması da bu şekilde halloldu. Ve böylece bizim ortaklığımız başladı ama filmin bitmesinde de yadsınamayacak katkısı oldu.

Film, Altın Portakal Film Festivali'nde gösterildiğinde bazı kişilerden tepki almıştınız. Bu tepkileri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bezar: Öncelikle Antalya Film Festivali’ndeki tepkileri anlıyorum. Evet, kolay bir mesele değil. Filmde, Şenay Orak foto (c) www.min-dit.com
Gülistan rolündeki Şenay Orak, casting sırasındaki kararlı duruşu ve azmiyle, yönetmen Miraz Bezar'ı oldukça etkilemiş...
"Türk devletinin bir kurumu, başka insanları infaz ediyor’’ diyoruz. Şu anda zaten davalar sürüyor. Bunu önceden görmemiş, duymamış insanlar önce bu filmi propaganda olarak görebilir. Bunu kabullenmek zor bir durum. Nitekim filmde bahsettiğimiz bu kişiler, bizim vergilerimizle geçiniyor. Yani maaşlar ödeniyor bu insanlara, birileri bu görevi devrediyor onlarda görevlerini yerine getiriyor. Bunu kabullenmek elbette zor.

Ama insanların şunu anlaması gerekir, bu yapılanlar onların yaptıkları değil, hemen sahiplenmek zorunda değiller. Bu film Dubai Film Festivali’nde gösterildiği zaman bana Türkiye'den insanlar "Neden Türk askerini bu şekilde gösteriyorsunuz'' diye sordular ve ben şu yanıtı verdim: "Burada Türk askerini değil, askeriyeye bağlı bir birimin yaptıklarını anlatıyorum, bunu sizin sorgulamanız lazım. Buradaki iki çocuğun dünyasıyla kendinizi özdeştirmeyip de oradaki faille neden özdeştiriyorsunuz? Bunu lütfen kendi içinizde bir sorgulayın."

Aslında bu filmin anlattığı başkasının değil bizim hikâyemiz, hepimizin hikâyesi. O anlamda doğruyu görüp bir şekilde taraf olmamız lazım ki bu acılar bir daha yaşanmasın. Türkiye'de vizyona girdiğinde bu tür tepkiler bekliyor muyum? Muhtemelen tepki gelecektir ama sinemalarda bunun yaşanacağını hiç düşünmüyorum.

renderMacro(): Typ '' noch nicht implementiert!

Bu filmle vermek isteğiniz mesaj nedir?

Bezar: Şiddete maruz kalan kişilerin sivil itaatsizlik eylemlerinin daha yoğun olduğu bir ülke görmek istiyorum. Yani darbelere, eşitsizliğe, baskılara dur diyebilecek bir halkın oluşması özlemi içindeyim.

Son olarak Türkiye'deki demokratik açılımı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bezar: Çok gerekli ancak çok gecikmiş bir unsur. Yapılması gerekiyor. Türkiye’de her zaman umutlanıp da umutlarınızın ters teptiğini görüyorsunuz. O yüzden şu an beklemekteyim. Yani ben kişisel olarak yapacağım işi yapıyorum zaten. Filme de açılımdan önce başladık. Muhtemelen bu yolda böyle devam edecek ama şu anda gerçekten bir yorum yapamıyorum. Diyarbakır’a da gidip geldiğim için oradaki havanın da ne kadar gergin olduğunu görüyorum. Bu demokratik açılım şu anda orada hissedilmiyor, beklentileri farklı halkın. Dediğim gibi, Kürtler olarak beklemekteyiz.

© Deutsche Welle

Söyleşi: Ebru Odabaşı

Editör: Hülya Sancak/ Qantara.de 2010