14.09.2010Referandumun ardındanDerin çatlaklar

Türkiye yüzde 58'e varan bir çoğunlukla referandumda anayasa değişikliğine evet dedi. Peki bu evet, yargıyı, Türkiye'deki demokratikleşme sürecini ve özellikle de Türkiye'nin Avrupa Birliği üyelik sürecini etkileyecek mi? İstanbul'dan Dieter Sauter bildiriyor.

oy pusulaları, foto dpa
Türkiye yüzde 58 çoğunlukla referandurumda evet oyu kullandı...
Tayyip Erdoğan'ın AKP hükümeti için iyi haber: Halkın % 58'i anayasa değişikliğinden yana oy verdi. Hükümet partisinin merkezinde coşkulu kutlamalar yapıldı, çünkü birçok partili daha düşük bir orandan korkuyordu. ABD Başkanı Barack Obama, Erdoğan'ı telefonla kutladı. Avrupa Birliği Dışişleri Bakanları rahat bir nefes alarak, memnuniyetlerini dile getirdiler; Ankara'daki siyasal bir istikrarsızlık, büyük bir kriz bölgesi olan Yakın ve Ortadoğu'da en son istenen şey.

Sonuçlardan ilk bakışta görülemeyen durum ise şu: Türkiye derinden bölündü; üçe ayrıldı: Batı'daki, Ege ve Akdeniz kıyılarındaki şehirler (81 ilden 19'u) bürokrasideki eski devlet elitlerinin, yargı ve ordunun kaleleri sayılıyor. Bu şehirlerde çoğunlukla "hayır" oyu verildi. Türkiye'nin güneydoğusundaki, özellikle Kürtlerin yaşadığı 9 şehir, referandumu büyük çoğunlukla boykot etti. İran-Irak sınırı yakınındaki Hakkâri'de sandık başına giden seçmenlerin oranı %7'yi ancak buldu. Geri kalan 53 ilde ise çoğunluk "evet" oyu verdi.

Anayasanın kötüye kullanımı

Değerler düzeni olarak bir ülkenin bağlayıcı unsurunu oluşturması gereken anayasa, bütün partiler tarafından siyasal güç gösterisi amacıyla istismar edildi, her bir siyasi taraf özellikle kendi nüfuzunu göstermek istedi; anayasanın kendisi çoğu zaman ikinci planda kaldı.

Foto AP
Referandum öncesi yapılan gösteriler...Muhalifler yapılan değişikliklerle yargının vesayet altına alınacağını söylüyorlardı...
Anayasa 1982'den bu yana zaten 16 kez değiştirilmişti. 177 maddenin hemen hemen yarısı bir kez yeniden yazılmıştı. Bu en son değişiklik özellikle, geniş kapsamlı bile değil. Değiştirilen 26 maddede vatandaşlara sağlanan hakların dozu küçük tutuldu: Biraz özel bilgilerin korunması var, kamu hizmetinde ise bundan böyle toplu sözleşmeler de yapılacak ancak grev hakkı tanınmıyor. Her vatandaş Anayasa Mahkemesi'ne başvurabilecek, vatandaşlar için bağımsız bir şikâyet birimi (ombudsmanlık kurumu) oluşturuluyor; yüksek rütbeli subaylar da bundan böyle sadece askeri mahkemelerde değil, sivil mahkemelerde yargılanabilecekler.

Küçük de olsa bu adımların her biri, 1982 yılında darbeci generallerin Ankara'da hazırlattıkları anayasada ısrar etmekten daha iyi. Bu değişikliklerin ülkeyi giderek İslamlaştıracağı yönünde bir kaygı, en katı reform karşıtları için bile sözkonusu değil.

Kılıçdaroğlu için bir tür test

Hayır diyenler, radikal sol partilerden, aşırı sağ küçük gruplara kadar oldukça renkli bir koalisyon oluşturuyordu. Her birinin kendine göre bir gerekçesi vardı. Onları birleştiren sadece anayasa değişikliğine değil, AKP'ye de hayır demeleriydi. İçlerinden çok azı, anayasada yapılacak değişikliklere karşı argümanlar öne sürdüler. Hiçbir taraf sunulan anayasa metnine alternatif bir öneri getirmedi. Ana muhalefet partisi başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, halk oylamasının hükümet partisi AKP'ye karşı bir "bağımsızlık savaşı" olduğunu ilan etti.

Selefi Deniz Baykal'ın parti içi bir komplo sonucu devrilmesinden sonra genel başkan olan Kılıçdaroğlu, 4 aydır muhalefet liderliğini yürütüyor. Kendi başkanlığında girilen seçimlerde selefine göre daha iyi oy alınabileceğini kanıtlaması gerekiyordu. CHP'nin kalelerindeki referandum sonuçlarının gösterdiğine göre, Kılıçdaroğlu bu yarıştan pek zararlı çıkmadı; keşke can sıkıcı bir talihsizlik olmasaydı: Kılıçdaroğlu'nun kendisi, seçmen kütüğüne yazılmayı unuttuğu için referandumda oy kullanamadı.

foto AP
1982 yılında halkın yüzde 92'si generaller tarafından yapılan anayasaya da "evet" demişti. 82 Anayasası zaman içinde 16 defa değiştirildi...
Kürtlerin partisi BDP ise –PKK lideri Abdullah Öcalan gibi– referandumun boykot edilmesi çağrısı yapmıştı. Kürt politikacılar da her şeyden önce, Kürtlerin çoğunlukta olduğu güneydoğu illerinde BDP'nin sözünün geçtiğini göstermek istiyorlardı, bunu da başardılar.

Toplumsal uzlaşmaya gidilmedi

Tayyip Erdoğan ise muhaliflerinin işini kolaylaştırdı. Anayasa değişikliği hakkında toplumsal bir uzlaşma oluşturmaktan kaçındı. Yeni maddeleri yazdırdı ve ülkeden kendisini onaylamalarını istedi. Kendi partisi içindeki tartışmaları bile yasakladı. Birkaç ay önce AKP'nin 20 milletvekili eleştirilerini dile getirdiklerinde, Erdoğan sert bir tepki verdi: Aynı fikirde değillerse partiden istifa etmeliydiler. Yani meclisteki bütün AKP milletvekilleri bile Erdoğan'ın anayasa değişikliğine onay vermedi. Bu yüzden, partilerin kapatılmasına yeni bir düzenleme getiren maddeyi reform paketinden çıkarmak zorunda kaldılar.

Erdoğan referandum sonuçları hakkında yaptığı konuşmada nihayet yeniden uzlaşmacı bir devlet adamı rolüne büründü. Şimdiki anayasa reformunun yeterli olmadığını söyledi. Partisi ülkeye yeni bir anayasa sunmak istiyordu.
Referandumdan sonra yürürlüğe girecek olan, tartışmalı yargı reformuna da bunun için gerek duyuyordu.

Şimdiye kadar yargı eski devlet elitinin bir kalesiydi; bu kesim kapsamlı bir anayasa reformunu her an engelleyebiliyordu. Şimdi Anayasa Mahkemesi üyelerinin ve "Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu" üyelerinin sayısı artırılmıştı ve seçilme yöntemi, meclisin ve cumhurbaşkanının ağırlık kazanacağı şekilde biraz değiştirilmişti. Bu durum –halen görev başındaki hâkimleri veya savcıları görevden uzaklaştırmaya gerek kalmadan– siyasal dengeleri AKP lehine çevirebilirdi.

Çözümler ertelenecek

foto dpa
Kürtlerin yoğun olduğu bölgelerde boykot ve ezici çoğunlukta "evet" vardı...
Ancak Türkiye'de her şey hemen değişmeyecek. 2011 yılında genel seçimler yapılacak. Seçim kampanyası dönemleri, ülkenin derinden bölündüğü zor sorunların çözüldüğü değil, taleplerde ve vaatlerde bulunulan dönemlerdir. Örneğin Ermenistan'la uzlaşma ya da Kürt sorununun çözümü şimdilik ertelenecektir.

AKP bu seçim kampanyasına referandum sonucuyla güçlenmiş olarak girdiği için, en azından Ortadoğu'daki barış görüşmelerine karşı popülist bir taciz ateşi açmaktan vazgeçebilir.

Avrupa'da, bu anayasa reformunun kabul edilmesinin Türkiye'nin AB'ye üyelik müzakerelerini ilerleteceği dedikodusunu kim yaymış olursa olsun, geçen haftalarda Türkiye'de AB konusu hemen hemen hiçbir rol oynamadı. Tayyip Erdoğan da referandum sonucuna ilişkin yaklaşık bir saatlik konuşmasında, AB'den tek kelime bile söz etmedi. AB Dışişleri Bakanlarının referandumdan birkaç saat önce Brüksel'de gerçekleştirdikleri AB ile Türkiye ilişkileri konulu konferans bile, Türkiye'deki gazetelerin çoğunda, sadece kıyıda köşede yer aldı.

AB'ye giriş süreci çıkmazda

Kimse açıkça ifade etmese de Ankara, uzun süredir Avrupasız bir gelecek için bir B planı hazırlamış durumda. Tayyip Erdoğan biliyor ki, bir süre sonra müzakereler belki de durma noktasına gelecek.

R.T. Erdoğan, foto AP
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan sonuçların açıklanmasının ardından, parti teşkilatına ve kendilerine geniş çaplı destek veren Genç Siviller gibi sivil toplum kuruluşlarına teşekkür etmeyi ihmal etmedi...
Avrupa Dışilişkiler sorumlusu Catherine Ashton Brüksel'de hafta sonu yaptığı konuşmada, eğer Türkiye ile Avrupa üyesi Kıbrıs bir şekilde karşılıklı ilişkiler konusunda aralarında uzlaşma sağlayamazlarsa, Ankara ile müzakerelerin kesintiye uğrayacağı uyarısını yapıyordu.

Gerçekte ise müzakerecilerin elinde bundan böyle konuşacak konu kalmıyor: 5 yılın sonunda, 35 müzakere başlığından sadece bir tanesi kapatıldı. Yaklaşık bir düzine müzakere başlığı, özellikle Kıbrıs meselesi yüzünden rafa kaldırıldı. Üyelik süreci çıkmaza girmiş bulunuyor; ya da Türkiye'nin eski baş müzakerecisi Babacan'ın kısaca özetlediği gibi: AB'den asla Kıbrıs için vazgeçmeyeceğiz ve Kıbrıs'tan asla AB için vazgeçmeyeceğiz. Kısacası: Şu an hiçbir ilerleme yok.

Türkiye'nin AB'ye girmesini (eskiden) savunanlar bile şimdi Türkiye ile ilişkiler açısından yeni formüller deniyorlar. Almanya Dışişleri Bakanı Guido Westerwelle, Türkiye'nin AB'ye girmesi hakkında yapılan tartışmanın "kısa tutulduğu"nu "şu sıralar meselenin bu olmadığını" açıkladı. AB Dışişleri Sözcüsü Cathrine Ashton, "Türkiye ile AB arasındaki stratejik diyaloğu ve üyelik müzakerelerini, eşzamanlı olarak sürdürmek" gerektiğini söylüyor.

Peki, "stratejik diyalog" ile üyelik müzakereleri arasındaki fark nedir? Catherine Ashton bunu biliyor: AB devletleri, Ankara'nın üyelik konusunun bundan sonra ne olacağı konusunda görüş birliği içinde değiller ve 27 AB üyesinin yıl sonuna kadar, Türkiye'yle ilişkide olası bir B Planının somut olarak neler içerebileceği konusunda görüş birliğine varmaları da mümkün değil.

Dieter Sauter

© Qantara.de 2010

Almancadan çeviren: Mustafa Tüzel

Editör: Hülya Sancak/ Qantara.de