12.08.2010Çağdaş Türk sinemasıBol ışık, bol gölge
Türk sineması yükselişte: Yerli filmler Hollywood prodüksiyonlarını geride bıraktı, üstelik de yepyeni, güncel konular ele alınıyor. Ama yine de, "Türk Sineması"nın parlak karoserinin altında hâlâ eski bir motor takırdıyor, diyor Amin Farzanefar yorumunda.
Sanat yerine ticaret: Uğur Yücel, beklenen ilgiyi görmeyen Yazı-Tura filminden sonra auteur sinema yapmaktan vageçer ve gişe yapacak olan filmlere yönelir. Yücel ve Kenan Imirzalioğlu "Ejder Kapanı" filminde... Türk sineması bundan on yıl öncesine kadar yılda sadece bir düzine film prodüksiyonuyla tarihinin en düşük düzeyindeyken, daha önce hiç olmadığı kadar büyüdü; 2009'da 60 sinema filmi çevrildi, bunların arasında uluslararası başarı elde eden çok sayıda sanat filmi de var.
"Sinema filmi" çekmenin çok masraflı olduğu ve tüm dünyada ekonomik kriz yaşandığı düşünüldüğünde, bunun mali açıdan nasıl mümkün olduğu sorusu geliyor akla.
Netameli konular beyazperdede
Gerçi Erdoğan hükümeti sinema teşvik bütçesini arttırdı ama bu teşvik Medienboard Brandenburg ya da Filmstiftung NRW’nin milyonlarca euroluk bütçesiyle kıyaslandığında son derece mütevazı kalıyor.
Nitekim Türkiye’deki sinema finansmanı öncelikle yatırımcılar tarafından sağlanıyor: Büyük bankalar, sigorta şirketleri ve firmaların bir kısmı kendi kültür sponsorluğu departmanlarını kurmuşlar. Ayrıca, sayıları giderek artan ortak yapımların finansmanına katkıda bulunan Avrupalı partnerler; MEDIA gibi, AB girişimleri ve "Eurimage" gibi uluslararası fonlar var.
Coşkulu Türk izleyicisi, maliyetin çabucak kurtarılmasını sağlıyor: Gerçi Hollywood filmleri de popüler ama sinema izleyicileri yerli filmlere o kadar çok rağbet ediyor ki, 2009’da en çok izlenen on filmin altısı Türk filmiydi: Levent Semerci’nin "Nefes: Vatan Sağolsun" adlı filmi 2,4 milyon izleyiciyle üçüncü sıradaydı. 1990’lı yıllarda, 45.000 insanın hayatına mal olan Güneydoğu’daki Kürt çatışmasının doğrudan ele alındığı ilk filmdi "Nefes".

"Nefes"te, teröristler tarafından pusuya düşürülen bir taburun yaşadıkları o kadar etkileyici bir dille anlatılıyordu ki, film sadece ordunun değil, daha ziyade eleştirel bir tavır içinde olan basının da övgüsünü aldı... "Nefes"te, teröristler tarafından pusuya düşürülen bir taburun yaşadıkları o kadar etkileyici bir dille anlatılıyordu ki, film sadece ordunun değil, daha ziyade eleştirel bir tavır içinde olan basının da övgüsünü aldı. Listede ikinci sıradaki film, 2,5 milyon gişe hasılatı yapan ve bir Kürt ailenin Güneydoğu Anadolu’dan zorla göç ettirilmesini anlatan "Güneşi Gördüm" filmiydi.
Yönetmenliğini Kürt türkücü Mahsun Kırmızıgül’ün yaptığı filmde homofobi, insan ticareti, çocuk evlilikleri ve şovenizm de eleştiriliyordu. Hassas konuların tekmili birden popüler sinemada ele alınıyordu, ki böyle bir şey daha birkaç yıl öncesine kadar ancak bağımsız auteur sinemasında –o da büyük zorluklarla– olabilecek bir şeydi.
"Gişe" baskısı kaliteyi etkiliyor
Dolayısıyla, Türk sinemasının bilançosu, bir başarı öyküsü olarak okunabilir; nitekim gişe hasılatı ve festival ödülleri de etkisini göstererek piyasaya yeni yatırımcıları çekti. Şubat ayında Berlin'de gerçekleştirilen Berlinale’deki film çevrelerinde Türk yönetmenler ve prodüktörlere çok rağbet vardı. Nisan ayında İstanbul Film Festivali, son derece nitelikli kişilerle birlikte prodüktörlere yönelik atölyeler düzenledi. Ama yine de, "Türk Sineması"nın parlak karoserinin altında hâlâ eski bir motor takırdıyor.
Örneğin, filmlerin özel yatırımcılar tarafından finanse edilmesi, maddi başarı konusunda muazzam bir baskı yaratıyor: gişede olabildiğince yüksek bir hasılat elde etmek için öncelikle kitlelerin zevki dikkate alınıyor ve sofistike, yenilikçi filmler sulu melodramlar ve düzeysiz komedilerin arasında kaynayıp gidiyor. Hal böyleyken, kimi iddialı sinemacı bir süre sonra pes edip ticari sinemaya yöneliyor.
Yapımlarda Hollywood esintileri

Berlin'de Altın Ayı ödülüni alan "Bal" ın yönetmeni Semih Kaplanoğlu Bunun son örneği Uğur Yücel. Ünlü oyuncu ("Muhsin Bey", "Eşkiya") yönetmenliğini yaptığı ilk film olan "Yazı Tura" (2004) pek yankı uyandırmayınca auteur filmine sırt çevirmiş ve bu yıl "Ejder Kapan" adlı filmini gösterime sokmuştu: David Fincher’in "Seven"ı gibi kanlı Hollywood örneklerinden esinlenen ve bizzat Yücel’in ve Kenan İmirzalıoğlu’nun rol aldığı bu seri katil filmi çok iyi gişe yapmış ve iki hafta boyunca listede ikinci sırada yer almıştı.
Nuri Bilge Ceylan, Semih Kaplanoğlu ve Zeki Demirkubuz gibi uluslararası ödüller kazanan sanat filmi yönetmenlerinin ülkede pek esamisinin okunmadığı herkesçe bilinen bir gerçek. Pek çok Avrupa ülkesinden farklı olarak Türkiye’de gerçek sinematekler ya da "Kommunale Kinos" benzeri kurumlar pek yok.
Kaplanoğlu’nun “Bal” adlı filmi İstanbul’un en gözde yaya bölgesi olan İstiklal Caddesi’ndeki pek çok sinemada gösterime girmesini de Berlinale’deki başarısına borçlu, normalde bu tür bir filmin izleyicisi sayısının ancak 10.000 civarında olacağı hesap edilir. Dolayısıyla, sanat sineması ile popüler sinema arasındaki makas diğer Avrupa ülkelerindekine göre çok daha açık.
Dramaturjideki eksiklikler
Bir diğer sorun da işin zanaat kısmıyla ilgili. Gerçi popüler Türk sineması Hollywood’un special effect gösterilerini ve montaj maharetlerini başarılı bir biçimde taklit etmekten geri durmuyor ve Türkiye’de, senaryodaki eksiklikleri büyük bir doğaçlama yeteneğiyle kapatmayı bilen bir sürü mükemmel oyuncu da var.
Buna rağmen görülen dramaturji hatalarının film izleme zevkini bulandırması, daha önce de belirtilen finansman modeliyle de ilgili: Planlamadaki belirsizlikler, gereken paranın bir kısmı bir araya getirilir getirilmez çekimlere başlanmasını gerektiriyor. Buna bir örnek de "Benim ve Roz'un Sonbaharı" adlı film.

M.Kırmızıgül'ün, Güneydoğu Anadolu'dan zorla göç ettirilen bir Kürt ailenin hikâyesini anlattığı "Güneşi Gördüm" adlı filmi, 2,5 milyon gişe hasılatı yapmıştı. Yönetmenliğini Handan Öztürk’ün yaptığı filmde, Doğu Anadolu’daki dev bir baraj projesinin küçük bir köyün sakinleri için ne kadar vahim sonuçlar doğurduğu anlatılıyor. Nostaljik sinema ustası Guiseppe Tornatore’nin büyülü-romantik üslubundaki dram son derece hoş bir film olmuş ama olayın devamında tuhaf bir değişime uğruyor: Başlangıçta olay örgüsünde önemli bir rol oynayan bir grup çocuk filmde daha sonra hiç görünmüyor. Gerekçe, film çekilirken yeni finansman kaynaklarının bulunması gerekiyordu ve çekimlere nihayet devam edilebildiğinde çocuk oyuncular artık çocukluktan çıkmış, ergen olmuşlardı.
Bol bol depresyon ve kanser kurbanı
İlk baştaki coşkunun yanı sıra uzun vadeli bir planlamayı da gerektiren bu tür projeler için yeni bir atasözü var: "Türk gibi başladığın işi Alman gibi bitir."
Ama her şeyden önce pek çok prodüksiyonda storytelling, yani senaryonun zayıf olduğu inkâr edilemez: ilginç bir konunun hakkının yeterince verilmediği sıklıkla görülüyor, farklı bir olay örgüsü eski melodram klişelerine saplanıp kalıyor; film kahramanlarından en az birinin depresyona girmesi ya da kanserden ölmesi kaçınılmaz gibi.
Daha sofistike ve yaratıcı olunabileceğinin örnekleri de var ama Nuri Bilge Ceylan’ın "Üç Maymun"u ya da Zeki Demirkubuz’un "Kader"i, üzerinde bilinçli olarak oynanmış bu tür klasik unsurların modern dönemde yepyeni yankılar uyandırmasını sağlıyor. Fakat bu yetersizliklerin farkında olan sinema sektörü atılım ve reform çabasıyla uluslararası atölyelerde, master sınıflarında eksikliklerini gidermeye ve Avrupa düzeyine çıkmaya çalışıyor.
Sanatçı ve yönetmen Kutluğ Ataman gibi daha derin bir yorum da getirilebilir tabii: Kutluğ Ataman’ın analizine göre, son dönem tarihine bir yandan köklü değişiklikler ve krizlerin damgasını vurduğu, diğer yandan da onlarca yıl belleğini kaybetmeyi tercih ederek sorunların ört bas edildiği bir Türkiye, tutarlı öyküler anlatma yetisini kaybetti. Geleneksel olarak güçlü bir sözel kültüre sahip bir ülke için aslında kaçınılmaz bir semptom bu.
Öyleyse, tüm Türkiye için geçerli olan, Türk sineması için de geçerli: Ülkede müthiş bir ekonomik ve kültürel potansiyel, büyük bir atılım çabası var ama başarılı bir biçimde ilerleyebilmek için geriye de bakabilmek gerekiyor.
Amin Farzanefar
© Qantara.de 2010
Almancadan çeviren: Zehra Aksu Yılmazer
Editör: Hülya Sancak/ Qantara.de 2010
Qantara.de
Türk Sineması "Recep İvedik 2"
Turuncu kâbus
Türkiyeli genç sinemaseverlerin birçoğu "Recep İvedik"i bir süperstar olarak kabul ediyorlar. 2008 yılında Türkiye'nin en başarılı film kahramanıydı ve daha bir yıl geçmeden "Recep İvedik 2" yeniden rekorlar kırdı. Christiane Schlötzer, İvedik'i anlatıyor.
Nuri Bilge Ceylan: "Üç Maymun"
Kaderciliğin hüznü
Nuri Bilge Ceylan "Üç Maymun" adlı filminde, Türk sinemasında çok işlenen bir konuyu, umutsuzluğu işliyor. Cannes film festivalinde ödüle layık görülen melodramı, Amin Farzanefar izledi.
44. Antalya Film Festivali
Gergin ortam
44. Antalya Film Festivali, PKK’yla çatışmaların gölgesinde yapıldı. Fatih Akın’ın filmi "Yaşamın Kıyısında" Antalya’da da çok sayıda ödül topladı. Ne var ki, belgesel filmciler festivalden elleri boş döndüler: Gerekçe; kalite yetersizliği. Amin Farzanefar’ın haberi
Özgür Yıldırım'dan "Çiko"
Kan, ter ve uyuşturucu
Bu yılki Berlin Film Festivali 'Berlinale'de "Çiko" isimli film seyircilerin büyük beğenisini kazandı. Uyuşturucu dünyasında geçen bu sert gangster hikayesinin yapımcısı Fatih Akın, yönetmeni ise Özgür Yıldırım. Hamburg'ta eğlencenin ve gece hayatının kalbinin attığı bir çevrede - Kiez- geçen film, entegrasyon "potansiyel suçlu yabancılar" konusuna da yeni bir boyut getirdi. Filmi Amin Farzanefar izledi.
Türk Sineması "Recep İvedik 2"
Turuncu kâbus
Türkiyeli genç sinemaseverlerin birçoğu "Recep İvedik"i bir süperstar olarak kabul ediyorlar. 2008 yılında Türkiye'nin en başarılı film kahramanıydı ve daha bir yıl geçmeden "Recep İvedik 2" yeniden rekorlar kırdı. Christiane Schlötzer, İvedik'i anlatıyor.
Nuri Bilge Ceylan: "Üç Maymun"
Kaderciliğin hüznü
Nuri Bilge Ceylan "Üç Maymun" adlı filminde, Türk sinemasında çok işlenen bir konuyu, umutsuzluğu işliyor. Cannes film festivalinde ödüle layık görülen melodramı, Amin Farzanefar izledi.
44. Antalya Film Festivali
Gergin ortam
44. Antalya Film Festivali, PKK’yla çatışmaların gölgesinde yapıldı. Fatih Akın’ın filmi "Yaşamın Kıyısında" Antalya’da da çok sayıda ödül topladı. Ne var ki, belgesel filmciler festivalden elleri boş döndüler: Gerekçe; kalite yetersizliği. Amin Farzanefar’ın haberi
Özgür Yıldırım'dan "Çiko"
Kan, ter ve uyuşturucu
Bu yılki Berlin Film Festivali 'Berlinale'de "Çiko" isimli film seyircilerin büyük beğenisini kazandı. Uyuşturucu dünyasında geçen bu sert gangster hikayesinin yapımcısı Fatih Akın, yönetmeni ise Özgür Yıldırım. Hamburg'ta eğlencenin ve gece hayatının kalbinin attığı bir çevrede - Kiez- geçen film, entegrasyon "potansiyel suçlu yabancılar" konusuna da yeni bir boyut getirdi. Filmi Amin Farzanefar izledi.