16.02.2007Zafer Şenocak – Abdülkadir BinaliAvrupa'da Müslümanlar ve uyum

Almanya'da yaşayan Türk kökenli yazar Zafer Şenocak ve Hollanda'da yaşayan Fas doğumlu Abdülkadir Binali, Avrupa'da iki kültür arasındaki yaşam ve Avrupa'daki göç ve uyum sorunları hakkında şu şekilde mektuplaşarak tartışıyorlar.

30 Mart 2006, Berlin
 
Sevgili Abdülkadir,
 
Zafer Şenocak (Fotoğraf: Özel)
Zafer Şenocak
ben dinin büyük rol oynadığı bir ailede yetiştim. Babam ellili ve altmışlı yıllarda Türkiye'nin en etkili müslüman dergilerinden birinin yayıncısıydı. Adı sadece "İslam" olan bu dergi, muhafazakar, teolojik, mistik ve felsefi doğrultuda entellektüel bir platform oluşturuyordu ama Mustafa Kemal Atatürk dönemimdeki reformlar sayesinde kamuoyunun gündeminden kaybolan siyasi islamı içermiyordu.
 
Annem ise laikleşmiş bir memur ailesinden gelen bir ilkokul öğretmeniydi. Babası Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk hukuçu kuşağından gelme bir hakimdi. Bu ailenin gözünde İslam, köylülerin ve hizmetçilerin başörtüsüyle sembolize ettiği alt sınıflın meselesiydi ve İslam genelde ülkenin geri kalmışlığının ana nedeniydi.
 
Hocalar yüzyıllar boyunca karanlık fetvalarıyla her gelişmeyi engellemediler mi? Baskı makinesinin gelişini bile kutsal kitap Kuranıkerim'in bu makineyle çoğaltılacağından korkarak yasakladılar.
 
Atatürk ise reformlarıyla kadınları sosyal tutsaklıktan kurtardı, bilimi ve araştırmayı dini hükümlerin üzerinde tuttu ve aydınlanma sürecini başlattı.
 
Böyle bir çevrede babam, düşünceleri ve dini inancıyla yalnız kalmıştı. Ama bu yalnızlığıyla beni daima büyülüyordu. Çünkü sanat duygusuna sahip birisi olarak sanat ve toplumsal uzlaşma konularında sıkı Kemalistlerden daha açıktı. Bu adam ne için mücadale etti peki? Erkekliği için, dini inançları için, onuru için, demokrasi ve insan hakları için? Benim durumumda, kültürlerarası savaş demek ki aile içi bir mesele.
 
Gerilimi daima yaratıcı enerjinin ivmesi olarak algıladığımdan dolayı, dini inançla ilgili konularda sınırlı bir diyaloğun gerçekleştiğini saptamama rağmen, farklı dünyaları ve değerleri gözlemleyen birisi olarak yolumu daima iyi buldum.
 
Yine de insanın reşit olduğuna inanan aydınlatıcıyla, tanrının yarattığı biri olduğuna inanan dindarın birbirlerine gereksinimi var. Biri insana tasarıcılığı ve yaratıcı imkanlarını hatırlatıyor, diğeri ise ezeli olduğunu. Biri olmadan diğeri ya küstahlığa ya da köleliğe götürür.
 
Altmışların Türkiye'si yok artık. Türban artık alt sınıfların bir sembolü değil, yüksekokulda okumak isteyen ama türban taktıkları için okuyamayan kadınların sembolü. Başbakanın eşi de türban takıyor. Bundan dolayı resmi davetlere katılamıyor.
Bir çelişki: Kadını izolasyondan kurtarmak isteyen rejim, kadının kamuoyuna girişini engelliyor. Müslüman kadınlar haklı olarak bunu ayrımcılık olarak hissediyorlar.
 
Peki giyim kuralları çıkaran nasıl bir dindir bu? Tanrının cinsellikle alakası ne? Erkek neden kadının cazibesinden korunmak zorundadır? Peki bu cazibeleri (biz erkekler) tüm zenginliğiyle seyredebilsek hayat daha güzel olmaz mıydı? Kadınlara bunun yararı ne?
 
Uzun bir süre dinle ilgili konunun halledildiği zannedildi. En geç cinsel özgürlükten bu yana. Bu gelişme ise müslüman toplumlara ulaşmadı, her şeyden önce bunun bir Hristiyan fenomeni olması dolayısıyla.
 
İslami kültürde cinselliği kirden kurtarmaya gerek yoktur, cinsellik vardır ve doğal bir gereksinimdir. Ama her şey gibi cinselliğin de ayarı yapılmalıdır. Ve cinsellik çok çabuk namus meselesi olur. Sürekli erkeğin görüş açısından. Müslüman toplumun bu düzen kuruntusunu aşması mümkün değildir. Aslında tam Alman yapısı. Ama Hitler devletinden beri Almanlar'ın düzen kuruntusu aşırı dercede gerçekleşmiyor.
 
Bir filmde izledim: Filmde Hollandalılar kendilerini göçmenlere tanıtıyorlar. Üstsüz bir kadın görünüyordu. Bu en azından dürüst. Müslüman ülkelerde Batı, aşağı yukarı böyle hayal ediliyor. Kocaman bir ekonomi ve seks makinesi. Ama Batı gerçekten kendini böyle mi tanıtmak istiyor? İnsan vücudunu cinsel arzulardan koparmak mümkün müdür veya koparmak mı gerek ve o zaman gerçekten insanın kendisiyle özgür bir ilişkisi oluşabilir mi?
 
Almanya'da doğum oranlarının düşmesi ve ailenin çöküşü çok tartışılıyor, genel olarak değerler çok tartışılıyor. Eğlence toplumu henüz on yıl önce ilan edilmişti. Her şey sonsuz, eğlenceli bir partiydi. Devir bu kadar çabuk değişebiliyor. Belki de genel çaresizlik ve yön bulamamanın işte bir nedeni.
 
Ölen Papa, koruyucu yöntemlere ve nikahtan önce cinselliğe hayır çözümleriyle pop starları gibi başarılı bir şekilde zirveye çıkmıştı. Evet, bu da batı. Kimi zaman Müslümanların büyük ve sağlam aileleri ve genel olarak birlik anlayışlarından dolayı kıskanıldıklarını düşünüyorum. Bu gizli kıskançlık, bireyselliğin propagandasını yapmak için işe yarayacak bir koşul değil. Müslüman göçmenlere kendi açık toplumunu beğendirmek isterken onlardan daha fazla saygı ve sadakat isteniyor.
 
Tüm göç sürecinin erotik bir unsura sahip olması düşüncesini anlıyorum. Eşleşme ama sadece karşılıklı çekicilikle ve belirli bir cazibeyle gerçekleşebilir.
 
Zafer
 

***


4 Nisan 2006, Amsterdam
 
Sevgili Zafer,

Abdülkadir Binali (Fotoğraf: ukzn.ac.za)
Abdülkadir Binali
internet ve ucuz uçak biletleri sayesinde ve tabi ki farklı kültürlerin 11 Eylül 2001'deki olaylar ya da Körfez Savaşı'ndan dolayı birbirine girmesiyle dünyamızın son on yıl içindeki küreselleşmesine hayret ediyorum. Ben Abdülkadir Binali, fakir olan Kuzey Fas'da okuma yazma bilmeyen bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldim (babam altmışlı yıllarda misafir işçi olarak gittiği Avrupa'ya sonunda kasap olarak yerleşti) ve bugün İngilizce yazıyor, Alman-Türk bir yazarla türban konusu, laik ve dindar düşünce arasındaki karşıtlıklar ve yanlış anlaşılmaların nasıl giderilebileceği üzerine tartışıyorum.
 
Abdülkadir Binali, 1975 yılında Fas'ta doğdu, Amsterdam'da yazar olarak yaşıyor. "Denizde düğün" adlı eseri Almanca olarak 2000 yılında Piper yayınevinde çıktı. Bu romanı saygın edebiyat ödülü Libris'e aday gösterildi ve yılın en iyi "ilk romanı" seçildi.
Biz o ünlü Avrupa Ekonomi ve Para Birliği Anlaşması'nın imzalandığı kentte, Maastricht'de biraraya geldik. O zamanlar (de Gaulle'un dediği gibi) bu Avrupa fikri zor şartlarda çalışan birçok kişi tarafından büyük bir tehlike olarak algılanmıştı. Bundan iyi bir şey çıkmazdı. O zamandan beri yaşadığımız dünyanın çok büyük olduğuna yönelik şikayetler edildi ve siyasi liderler küçümsenerek dalga geçildi – birçok kez de haklı olarak.
 
Ama yine de sanki bu Avrupa'nın en katı eleştiricileri bile yumuşadı, en azından ilk baştaki eleştirileri zayıfladı. Bugün Avrupa'da İslam bir numaralı konu ve her şey Müslümanların dini kuralları ve manevi değerlerinin azınlık olarak içinde yaşadıkları laik toplumun değerleriyle örtüşüp örtüşmediği konusu çerçevesinde dönüyor.
 
Bu tartışmada tedirginlik hissediliyor ve Amsterdam'daki Theo van Gogh cinayetinden sonra, programı açıkça müslüman düşmanı olan bir hükümetin giderek gelişmesiyle korku da var. Bu arada birçok insan müslümanlardan iyi bir şey gelmeyeceğine inanıyor. Türban işaret edilerek müslümanların gerici oldukları düşünülüyor ve türbanın sadece başı örtmediği, müslüman kadını baskı altında da tuttuğu belirtiliyor.
 
Ya da kurban bayramında dini açıdan kurban edilen koyunlar. Veya küreselleşme ya da din ile devlet ayrımı gündeme geldiğinde müslümanların batı karşıtı boş lafları.
 
Müslüman göçmenlerin bir grup olarak temsil edildiğini ilk kez bir Alman filminde gördüm. O zamanlar çocuktum. Filmi hikayesi, bir kamyonetle Anadolu'dan Almanya'ya misafir işçi olarak gelen bir Türk göçmen grubunu anlatıyordu. Hep beraber kamyonetin içinde yatıyorlar, namaz kılıyorlar ama birbirleriyle az konuşuyorlardı.
 
Sonunda günahın kenti olarak gösterilen Berlin'de bir seks şovuna düşerler. Sahnede çıplak bir çiftin cinsel ilişkiye girmesini seyrederler. Seyirciler, bunları seyredebilmek için para ödemiştir ve erkek boşalınca alkış tutarlar. Ama kadın orgazm olunca hiç alkışlamazlar. Ailem filmin hayli açık olan bu sahnelerini bana göstermemeye çalıştıysa da ben yine de bir yolun buldum ve izledim ve hiç unutmadım. Bu olaydan Müslüman göçmenlerin ucuz seksten tiksindikleri dersini çıkardım.
 
Ve bugün müsüman bir yazar olarak, topluma ve ortak yaşamı geliştirmek isteyenlere bu sözüm ona homojen azınlığa nasıl davranılması gerektiğini anlatmalıyım. Fikrim sorulduğunda önce biraz muziplik yapıyorum. Bence yazarlar bu tür göz kırpmayı becerebilmeliler. Özellikle şimdi, tüm bu kargaşada.
 
Bana "Müslümanlarla olan sorunları nasıl çözeriz?" diye soruyorlar.
 
"Bir sorun görmüyorum" diye cevap veriyorum.
 
"Nasıl, sorun görmüyor musun?"
 
"Ne sorunu?"
 
"İkinci kuşak Faslıların batı kültürünü aşağıladığını görmüyor musun? Hepsi Yahudi düşmanı, eşlerini Fas'tan getiriyorlar ve ailelerinin geleneksel yaşam şeklini örnek alıyorlar. Ayrıca hala elleriyle yemek yiyorlar."
 
"Elle yemek yemenin ne gibi bir zararı var ki?"
 
"Sen demek istediğimi anladın."
 
Cevap vermeden önce gülmeyi engelleyemiyorum. "Hollanda'da kısa bir süre önce yapılan araştırmadan haberin var mı?" diye soruyorum sonra. "Çokkültürlü toplumdaki gelişmeleri ve eğilimleri takip eden bir enstitü olan Forum, genç müslümanlara dini yaşamları ve günlük yaşamın önemli konuları hakkında sorular sormuş. Bunun sonucunda ayrıca hiçbirisinin camiye gitmediği ortaya çıkmış.

Gençler Mekke'ye yönelerek namaz kılmaktan çok en son Prada modasına ilgi gösteriyorlar. Onlar genç ve her genç gibi de radikaller. 68'lileri bir düşünsene, saçlarına çiçekler takarlardı, acayip müzikler dinlerlerdi ve dünya devrimini ilan etmişlerdi. Kaçı hedeflerinin gerçekten peşinden gitti?
 
Tabi olaydan bu kadar kolay kurtulamıyorum. İnsanlar kendileriyle Güney Fas Palmiye Ovası'ndaki islamdan Mahler'in beşinci senfonisine kadar tartışmaya hazır olan Fas kökenli Hollandalı bir yazar buldu mu hemen pes etmez.
 
"Ama sevgiye ve barışa yönelik sesleniş cihada ve dinsizlerin ölümüne yönelik seslenişten çok farklı bir şey. Bu göçmen kuşağının hiç bir şeye saygısı yok ki."
 
"Belki de içinde yaşadığımız zamana özgü bir şeydir bu. Bush ve Blair'e saygı duymamak, olayları açık açık dile getirmek. Ayrımcılık ve sosyal adaletsizlik üzerine konuşmak veya laik bir zamanda dini inancın hangi önemi taşıdığı, bu sadece genç müslümanların düşünceleri değil ki. Bunlar hakkında her yerde tartışılıyor, oyun başladı."
 
"Yani sen onların farklı olmadığını düşünyorsun."
 
"Ben en azından büyük bir fark göremiyorum."
 
"Türbana kadar."
 
"Biliyor musun, makyaj yapan ve sigara içen türbanlı kızlar var. Bu bir çelişki gibi görülüyor ama ben bir seferinde türbanlı bir Türk kızı gördüm (Türk kadınları Faslı kadınlardan farklı bir türban takıyorlar), tasmayla köpek gezdiriyordu. Bu kendi içinde bir çelişki, hem de en aşırısından."
 
"Yani sen bir tehdit görmüyorsun?"
 
"Ben ortalıkta tasmayla dolaşan birçok köpek görüyorum."
 
"Bu köpeklerin bazıları ısırıyor."
 
"Bazı köpekler ise zararsız."
 
"Bazı türbanlar daha çok türban talep ediyor ve sakallı adamlar tarafından kontrol ediliyorlar."
 
"Bazı türbanlar, hakkında konuşmasalar bile müthiş seks yapıyor, bunu toplumdan gizleseler de. Tüm baskılardan kurtulan ve İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra toplumun birarada tutulmasını sağlayan, temel varoluş bilmecesinin cevabını bulan altmış kuşağının Woodstock Festivali'ne ihtiyaç duyduğu gibi bir türban fetsivaline mi ihtiyacımız var?"
 
"Yani sen bir tehdit görmüyorsun?"
 
"Ben gerçekçiyim. Bence bizim sivil topluma yönelik suikastları engelleyebilecek güçlü güvenlik güçlerine ihtiyacımız yok. Ben bireyin özgürlüğünün, sivil toplumun içinde bulunduğu tehlikeden daha büyük bir tehlike de olduğuna inanıyorum."
 
"Haklı olduğunu umarım."
 
"Ben de biraz aklı olan en ürkek insanların bile akıl yürütmeyle geleceğe güvenle bakmalarını ve gelecek için mücadele etmelerini sağlamayı umarım."
 
"Yani sen toplumu elinde bulunduran tehdidi yenmek istiyorsun."
 
"Belki."
 
"Bunu başaramayacaksın."
 
"Neden?"
 
"Çünkü tehdit oyun oynamaz."
 
"Onu daha göreceğiz."
 
Abdülkadir Binali 


***


11 Nisan 2006, Berlin
 
Sevgili Abdülkadir,

Zafer Şenocak (Fotoğraf: Özel)
Zafer Şenocak
içinde yaşadığımız global dünyadan bahsediyorsun. Özellikle biz yazarların çalışabilmesi için belirli bir yavaşlığa ihtiyacımız var, çünkü yazmak dilin hızını yavaşlatmaktan başka bir şey değildir.
 
Bu dünya, önemli olanı kazanabilme yolunda bize meydan okuyor. Ama bu dünya yeni oyun ve iletişim sahaları da açıyor. Bizim, tam bu küresel dünyaya ait olan bir iletişim aracı üzerinden iletişim kuruyor olmamız tesadüf müdür? Bence çokkültürlü toplumun iflas ettiği palavrası, küresel dünyanın zorlukları karşısındaki başarısızlığın bir ifadesidir. Ve bu başarısızlığın anahtar kelimesi ise "korku".
 
Alışılagelmiş yolların, ifade yeteneğinin ya da ödeme imkanının kaybolması karşısındaki korku. Bilinen bir şey bir andan diğerine bilinmeyen, yeni bir türe dönüşebilir. Özellikle ekonomik ve politik güç kaybıyla da bağlı olduğu için bu sürekli değişim ilginç ve zenginleştirici olarak değil, tehdit olarak algılanıyor. Yarım yüzyıl önce misafir işçiler Avrupa'ya getirilidiğinde hiçkimse islami tehdidi düşünmemişti. Bugün yazarlar geleckte müslümanlar tarafından kontrol edilen bir dünya hakkında kitaplar yazıyor. Müslüman faşizmi "özgür" batıyı tehdit ediyor. Bu senaryolar, kafaları gerçek sorunlardan saptırmak için çok elverişli. Daha geçenlerde bir istatistik gördüm. Son yıllarda Türk kökenli gençlerin Almanya'da bir meslek eğitimi yeri bulmaları güçleşmiş. Sayıları yaklaşık üçte bir azalırken, Alman gençlerin sayısı aynı kalmış, hatta bazı bölgelerde artmış bile.
 
Bu genç erkek ve kadınlardan ne olacak? Nasıl bir gelecek beklentileri var? İnsanların kendilerine bir yaşam temelini bile sağlayamayan bir topluma uyum sağlamak mümkün mü? Bizim toplumumuz aralıksız olarak toplumun kenarına itilen, topluma dahil edilmeyen kişiler (outcasts) üretiyor.
 
Bu gençlerin birçoğunun dinle hiçbir alakası yok. Onları ne müezzinin ezanı, ne de kilise çanları ilgilendiriyor. Kamuoyunda ise onlar müslüman, uyumsuz, potansiyel terörist, kadın düşmanı, eşcinsel düşmanı vs. Evet, doğru, ahlak giderek azalıyor ve görüşler kısmen radikalleşiyor.
 
Bazı genç erkekler normları ve değerleri özgürlükçü, çoğulcu toplumun değerlerine karşı gelen, geleneksel bir çevrede yetişiyorlar. Ama bu sosyal fenomeni teolojiye dahil etmek bizi tek bir adım öteye götürmez.
 
Almanya'da yaklaşık 120 bin İranlı yaşıyor ve büyük çoğunluğu müslüman. Ama "tehlikeli" İslam tartışmalarında hiç ortaya çıkmıyorlar. Çünkü çoğunluğu orta sınıftan geliyor, hatta bazıları üst sınıflardan.
 
Buna karşılık pis işleri yaptırmak, madenlerde ve metro tünellerinde çalıştırılmak için altmışlı yıllarda ülkeye getirilen yüzbinlerce Türk, bugün çok az sosyal yükselme şansı olan milyonluk bir alt tabakayı oluşturuyor. Bir zamanlar yaptıkları işler artık yok. Onlara artık ihtiyaç da yok.
 
Çoğunluğun ya hiç eğitimi yok, yada çok az bir eğitime sahip, çocukları ise okullarda başarısız. Bu çukurdan çıkabilenler – az da değil sayıları – gerçekten üstün seyler başardılar. Aslında konuşulması gereken skandal bu olmalı.
 
İslam üzerine yapılan entellektüel tartışma ise sahte bir tartışma. Bu tartışma konu edilenlere ulaşmıyor ki. Bu daha çok kültürel bir mesele.
 
Dönelim korku olgusuna: Bu fenomen üzerine yazarken kimi zaman bakış açımı alıştırdım kendimi. Ben yani korkulacak kişi değilim, ben, benden korkanım.
 
Ben, yıllardır Berlin'de aynı semtte yaşayan bir Alman olduğumu düşünüyorum. Kapanma tehlikesiyle karşı karşıya olan küçük bir şirkette çalışıyorum. Elli yaşına merdiven dayamışım ve başka bir iş bulma imkanı çok az. 
 
Şimdi benim semtime bir cami yapılmak isteniyor. Sürekli gruplar halinde gezen yabancı görünümlü insanlar orada toplanacak ve namaz kılacaklar. Medyadan haber aldığıma göre bu tür binalarda sadece namaz kılınmıyormuş.
 
Aslında yabancı görünüm, farklı giyim ve bu insanların bozuk Almancası da beni rahatsız ediyor. Ben Almanya'da benim gibilerle yaşamak istiyorum. Ne de olsa bu ülke benim ülkem. Bu yabancıların burada işi ne? Komşum bana bunların çoğunun sosyal yardımla bizim sırtımızdan yaşadıklarını anlattı. Komşum ayrıca Almanların sayısının giderek azalacağını ve bu "Kanakların" bizim büyük zorluklarla inşa ettiğimiz her şeyin varisi olacaklarını da anlattı. Çünkü bunlar tavşan yavruları gibi ürüyorlar.
 
Hayır, seviyeli tartışma ortamlarında veya okuma günlerimde bu tür argümanları duymuyorum. Oralarda Türklerin uyuma yaklaşmadıkları belirtiliyor. Ayrıca sayılarının çok fazla olduğu söyleniyor.
 
Zafer Şenocak

11 Nisan 2006, Berlin


***


26 Nisan 2006, Amsterdam
 
Sevgili Zafer,

Abdülkadir Binali (Fotoğraf: ukzn.ac.za)
Abdülkadir Binali
çokkültürlülük, küreselleşme ve yakınlaşma üzerine yapılan bu tartışmalar bana kötü bir tiyatro oyununu anımsatıyor. Biz, insanların birbirlerine yaptıkları iyilikler ve çirkinlikler hakkında konuşmayı severiz.
 
Ama aynı anda uluslar, hükümetler, demokratik ya da antidemokratik yollarla seçilmiş liderler savaş hazırlığı içindeyken, uranyum zenginleştirirken veya suçsuz ülkeleri bombalarken, insan doğasının bu düşüncesindeki olumlu taraflar, bu gelişmelerden dolayı biraz boş kalıyor.
 
Şiirsellik hiçbir şeyi değiştirmiyor, hatta şunu da eklemek isterim: Romanlar, kısa hikayeler ve arasıra yazılan makaleler de bir şey değiştirmiyor. Toplumun çok çabuk yargıladığı ve sorunlara, geçmişte ihmal edilen, şimdiyse hızlı çözümler talep ettiği bir dönemde, yazarın ağırbaşlı ve tereddütlü olması konusunda seninle aynı fikirdeyim. Yavaş yazmayı sabırlı olmayı seviyorum, acil durumlarda tersine gerek duyulsa da: insanın sesini yükselterek zamanın güncel konuları hakkında görüş bildirmesi gibi. Eğer bir insan başkalarının göremediği olayları tüm berraklığıyla görüyorsa, o zaman tereddüt etmemeli.
 
Ama bu konudan da artık bıktım. Kağıt üzerinde de olsa, yazarlardan geleceğin temellerini atmaların beklemek bence yanlış. Her iki kültürü eşit boyutlarda tanıyor olmamız bu tür beklentileri giderebileceğimiz anlamına gelmez. Gelecek daima bilinmeyen bir alandır.
 
Elbette: Bir çiftin ortak bir mutluluğu yakalama isteğine inandığım gibi, sosyal adaletsizliğe karşı insanları biraraya getirecek, sağlıklı insan aklına da inanıyorum. Ama her sağlıklı aile ilişkisinde olduğu gibi burada da beklenmeyen olaylar cereyan edebilir. Erkek başka bir kadına aşık olabilir ve olaylar kendi seyrine devam ederken, zaman gelir her şey İngmar Bergmann'ın "Scenes From A Marriage"ını hatırlatır.
 
Ama ben sana hükümetlerimizin bence hangi hataları yaptıklarını söylemek istiyorum: Alt sınıfların uğradıkları toplumsal haksızlıklara karşı bir şeyler yapacaklarına, bu sınıfın sosyal sorunlarını dinin üzerine yıkıyorlar. Banliyölerdeki çatışmalarda gördüğümüz gibi bu aralar Fransızlar bu hatalarının bedelini ödüyorlar.
 
Üstüne üstlük Avrupa, kendini büyük oranda ulusal devlet olarak gören ülkelerden oluşan bir topluluk konumunda. Avrupa'nın tarihinde ülkeler arasındakı farklılıklar daima büyük rol oynamıştır: Fransa, Almanya'dan farklıdır, bundan dolayı savaşabiliyoruz; İngiltere de Hollanda'dan farklıdır, bundan dolayı en iyisi savaşmıyoruz.
 
Avrupalı ulusal kimlikler kendilerini daima bu farklılıklar içinde kavramışlardır. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı'nda askerler, işte farklılığın bu saçma ama etkili kavranışı uğruna can verdi.
 
Bundan dolayı birleşmiş bir Avrupa düşüncesi insanlara yakın değil. Silah zoruyla uğrunda savaşılabilecek hiçbir şey yok artık, çünkü Avrupa fikri bir barış fikridir. Temelinde ise ekonomik çıkarlar yatar. Bugüne dek iyi korunanbilen bir denge.
 
Peki Avrupa'nın göçmenleri eşit vatandaş olarak tanımaması neden kaynaklanıyor? Çünkü bu, yüzyıllarca korunan farklı olma düşüncesine veda etmek demektir. Ulusal emellere zarar vermemek için göçmen farklı kalmalı. Eğer eşit haklar talep ederse, Fransız Devrimi'nin ideallerine uygun olarak bu haklar ona verilecektir. Ama bu, temelde ulus düşüncesiyle uyuşmamaktadır.
 
Bu dünyanın lanetlileri 20. yüzyılda sosyalizme sığındılar. Lanetlileri evrensel kurtarma iddiasıyla büyük bir çekiciliği oldu ve işliyordu da ama sonunda Utanç Duvarı'nın yıkılışıyla sert bir şekilde geri tepti. Sosyalizm birden ölmüştü ve tartışan taraflar dikkatlerini eski alt sınflardan oluşan yeni orta sınıfa yönelttiler.
 
Bugün ise yeni bir alt sınıf var: Farklı kökenleri olan, Avrupa fikrini, Avrupa'nın "yeni ortası" diye adlandırılan "üçüncü yolu" bilmeyen insanlar. İşte bu insanlar yeni öksüzlerdir.
 
Öksüz olmanın anlamı, bağımsız olmaya mecbur olmak demektir. Eğer bu bireyin kaderi hiçbir taraftan ilgi görmüyorsa, o zaman kendisinin büyük boyutta otonomi oluşturmaktan başka bir çaresi de kalmıyor. Bu aynı zamanda, senin de yazdığın gibi, yeni bir meydan okuma. Bireyin bu konuda bir başka örneği olmayan, hayli gelişmiş bir kişiliğe erişme şansı var. Ama topluluk ilgisiz bir şekilde geride kalacaktır.
 
İslamın yeni biçimi işte bu öksüzlere sesleniyor ve bunu çok iyi anlıyorum. Onlar, indirgenmiş bir kişilik de olsa, "Scenes From A Marriage"ındaki figürlerin başlarına gelenlerin kendi başlarına gelmesini istemiyor. Onlar içlerindeki öksüz çocuğu koruyan bir istikrara kavuşmak istiyorlar. İster bunun içinde dinamik olarak adlandırılan dinin tüm basmakalıpları bulunsun, duymak istedikleri cümle: Sen de kurtarılabilirsin.
 
Bunu korkunç bulsak da, sempati beslesek de, kesinlikle yeni bir gerçeklik ortaya çıkıyor ve küresel toplum bu konuyla uzlaşmak zorunda kalacak.
 
Bir kez daha küreselleşmeye bakmak gerekirse: Sana katılıyorum – neticeleri halledilemzse, kökenleri taşra milliyetçiliğinde olan korku ve savunma oluşacaktır. Avrupa her derda deva olmak gibi bir tutkuya bağlandı kaldı. Avrupa bunu başarıyor ama Avrupa'nın vatandaşları ruhsuz bir şeklilde geride kalıyor. Bu konuyu bir sonraki mektubumda ayrıntısıyla işleyeceğim.
 
Selamlar.
 
Abdülkadir Binali
 

***

 
8 Mayıs 2006
 
Zafer Şenocak (Fotoğraf: Özel)
Zafer Şenocak
Sevgili Abdülkadir,

Avrupa'nın temel sorununu dile getirmişsin, başkasına yönelik ilişki, ulusal devletlerde kendi kimliğini desteklemek için geliştirdiği ve koruduğu, yabancılar polisinin egemenliğindeki kültür. Gerçekten temelinde tamamen ırkçı bir düşünce olan bu dışlayıcılık olmadan bir Avrupa'nın da olamayacağını düşünüyorum. Olsa olsa ekonomik ve stratejik çıkarlar çevresinde buluşan bağımsız ülkeler birliği olabilir. Avrupa'nın tarihindeki karşılıklı savaşları göz önüne getirince belki yalnızca bu da bir başarıdır.
 
Birçok iç savaşa sahne olan bu kıta, son altmış yıl boyunca barış sağlamakta oldukça başarılı oldu. Bu barış, Avrupa'ya göçün yeni gerilimler yarattığının farkına varılmadığı sürece tehdit altında kalacaktır. Ülkeler arasındaki gerilim azaldığından dolayı saldırganlık potansiyeli yeni ama bilinen bir hedef arayacaktır: Farklı dinden gelen, farklı ten rengine sahip olan insanlar.
 
Ben islamcılığı, Avrupa milliyetçiliğinin oryantal bir türü olarak görüyorum. Burada yabancı düşmanlığı öğesi, kültürcülük, insanların bir grup, sülale, ulus veya kültür içinde hapsolmaları ortak özellikler. İslamcılık bu anlamda ilk çağdan kalma bir dini inanç değil, aksine tam anlamıyla modern bir politik akım.
 
Kimi yorumcular hür dünyanın karşısında kendini ispatlaması gerektiği üçüncü, totaliter bir ideolojiden bahsediyorlar. Sana hak veriyorum. Kültürel yorumlanan bu mücadele aslında maddi kaynakların paylaşımı, istikbal, sosyal statü ve adalet uğruna verilen bir mücadele. Adalet ise insanlık tarihinde sık sık, yerli yersiz kullanılan bir kelime.
 
Sosyal sorunların çözüm olanaklarının sürekli ileriye ertelenmesinin kültürcülüğe kaçışı da güçlendirdiğini düşünüyorum ki, kültür kavramı burada tüm sorunlara çözümü sunan bir örneği teşkil ediyor.
 
Avrupa'da herhangi bir diploma almadan okuldan ayrılan bir göçmen çocuğunun ne gibi imkanları vadır? Almanya'da bu gibi çocukların sayısı az değil.
 
Tabi ki her şeyin suçlusu toplum değil. Göçmenler arasında da büyük oranda ilgisizlik ve bezginlik var. Ama senin de isabetle belirttiğin gibi öksüz çocuklara hitap eden kimse yok. Son yıllarda tasarruf edebilmek için özellikle meslek eğitimi ve boş zamanları değerlendirme alanında kaynaklarda büyük kesintiler yapıldı. Tasarrufun yanlış yerlerde yapılmasının topluma ileride çok pahalıya patlayacağını tahmin edebilmek için peygamber olmaya da gerek yok.
 
Biz yazarlar sosyal hizmet uzmanı değiliz, peygamber de değiliz. Ama yine de bu mesleklerle bir akrabalığımız var. Bizler, kamuoyundaki tartışmalarda genelde gizli kalan, insanların içinde bulundukları durumu ve koşulları tanımlıyoruz.
 
Öksüz çocukların bağımsızlık arayışının güçlü bir estetik boyutu olduğunu inkar edemeyiz. Bu estetik boyut bence bugün olumlu bir ideolojiden, islamcılık tarafından kullanılıyor. İslamcılığın sahnelediği intihar komandolarının videolu mesajları, internetin yoğun olarak kullanılması, terör derebeylerinin popstarlar gibi medyatik olması bir tür yedek sanat, kötü bir şiir gibi bir gelişme. Buna karşılık gösterişli, üretken ve estetik bir programı oluşturmak, gerçekten ciddi bir olay.
 
Amaç kitaplarla dünyayı değiştirmek değil, amaç yeni bir açıdan izleyebilmek için dünyada var olmak. Kimi zaman devleti olmayan, ülkesi olmayan, geleneklere bağlı olmayanların hissettiği terkedilmişlik için bir dili bulmak. Boş zaman endüstrisi ve El Kaide kamplarının ötesinde de bir şeyler var.
 
Ben senden birkaç yaş büyüğüm. Senin belirttiğin kültürler arasındaki köprünün bekçiliğinden kaynaklanan bıkkınlık hissi bana hiç de yabancı değil. Otomatik olarak atfedilen bu rolle yaşamak, bizim bu rolü bir şeyler yapmaya kullanmamızı da beraberinde getiriyor.
 
Birden çok kültür içinde yetiştiğimizden dolayı içine dalabileceğimiz, yararlanabileceğimiz birçok harika hikayenin bulunduğuna minnettar değil misin? Nasıl İslamı estetik açıdan bir meydan okuma olarak görüyorsam, bu gerçeği de aynı şekilde algılıyorum. Bireysel bağımsızlığa giden yol başka bir şekilde yürünemez.
 
Gönülden selamlarla.
 
Zafer Şenocak 


***


Sevgili Zafer, 

Abdülkadir Binali (Fotoğraf: ukzn.ac.za)
Abdülkadir Binali
Bizim vücudumuz artık bize ait değil. Vücutlarımıza el koyuluyor, parçalanıyor, yeniyor, işgal ediliyor, bombalanıyor, tartışılıyor, aydınlatılıyor, kesiliyor, yeni düşünceler, etkiler, gelenekler, şarkılar, potporiler, filmler, politik şartlar ve radikal düşünceler tarafından inceleniyor.
 
Bizler ise vücudumuzu bunlardan korumak istiyoruz, güzel kıyafetlerle, yüzmeye giderek, sığ düşüncelerimizi ve bizi barındıran evler yaparak, vücudumuzun bilinen ve bilinmeyen arasında bir köprü olarak kalmasını sağlamaya çalışıyoruz. Fani vücudumuzu, modern çağın acil sorularına cevap vermekten kaçınmak için bir yerlere saklanarak, gelen oklara karşı savunuyoruz.
 
Hem doğu hem batı, her ikisi de vücudumuz üzerinde hak iddia ediyor ve şunları söylüyorlar: Ona dünyayı göster, ya da patlatarak havaya uçur, veya onu sofulaştır, mücevherlerini gizle! Ve böylelikle vücut, egemenlik çatışmasında yeni savaş alanı oluyor.
 
Anlayış yeteneği olan bir bireyin vücuduna da hükmetmesinin tek olanağı, Ebu Navas, Voltaire, James Joyce, Albert Camus, Edward Said geleneğine uyarak, konuları yansıtması, kaleme alması ve böylelikle kendi öfkesininden doğan yeni bir mücadele biçimi veya yeni bir varlık oluşturabilmesidir.
 
İşte uğraştığımız konu bu. İnsanın aklına ister istemez tanrılar tarafından bir taşı dağın tepesine çıkarmak zorunda bırakılan, her seferinde taş tepeye vardı varacak, yine aşağıya yuvarlanan Sisifus'un hikayesi geliyor. Benim için anlamı büyük olan bu tasviri sürekli içimde taşıyorum ve İslam, feminizmin sefaleti, terörizm veya sosyal adaletsizlik üzerine tartışırken sürekli aklıma geliyor.
 
Bu tür tartışmalar sürekli aynı şekilde cereyan ediyor, konular ise biliniyor. Sürekli değişen bir gerçeğin karşısında insanlar çoğu katı inançlarından vazgeçmeye pek razı değiller. Dolayısıyla kendimi yine bir dağın tepesine taşı taşıyan Sisifus'a benzetiyorum. İşte bu taşı, bu kaya parçasını da kendimi daha iyi anlatabilmek ve açıkca ifade edebilmek için, bir silah veya bir tarz olarak kullanıyorum.
 
Sisifus'un da vücudu yaralanabilir. Birgün ölüm gelecek ve onu alıp götürecektir. Geriye sadece o kaya parçası kalacak. Ve işte bu kaya parçası genç ve yeni bir Sisifus'u bekleyecek.
 
Yazara düşen görev ise taşın keskinliğini ve o anın dolaysızlığını belirlemek. Ben seyahat ediyorum, gözlerimi kullanıyorum ve geriye dönerken deneyimlerimi tecrübelerimi beraberimde getiririyorum. Aynı senin gibi ben de köklerime bağlılığımı hissediyorum ve geleceğe heyecenla bakıyorum.
 
Bu belki de verimsiz bir bakış ama bırak biraz da verimsizliği sevmeyi öğrenelim!
 
Bir şey kesin: Yazarlar ve aydınlar başka bir dünyaya pencerele açarak insanların düşüncelerini değiştirebilirler. Ama anlatılması gerekli olan gerçeklerin içinde çok çirkinleri de var, en iyisi uysalca ve sabırla anlatmak gerek.
 
Sisifus sabırlı olmalı. Ve biz de daha iyi dinleyebilmeliyiz. Sorumluluğun en büyüğünün kimi zaman hiç sorumlu olmamakta yattığını bilmeliyiz. Eğer ölümlü bizlerin de içinde olduğu saçma ve bundan dolayı haksız olan bu durumun içine biraz aydınlık getirmek istiyorsak, aynı Erasmus'un başyapıtı "Deliliğe övgü" gibi açık olmalıyız, hatta biraz da saf.
 
Her türlü baskıya, her yerde ve her zaman "hayır" demeliyiz. Ancak böyle gerçek evrenseller olabiliriz.
 
Zamanımızın "büyük düşünürleri" dine ve devlet kurumlarına yönelik eleştirilerini kamuoyuna açıklamaktan birçok kez kaçınıyorlar. Bu modern toplumun tarafsız eleştirmenlerinin gözleri de bunu bazen göremiyor. Ama bu sonuçsuz kalmıyor: Giderek daha çok insan, kendi toplumu içindeki kötülüklere eleştirel bir gözle bakamıyorsa, kendisinin ait olmadığı kültürün de haksızlıkarını eleştiremeyeceğini yavaş yavaş anlıyor. Bu adil değil. Sisifus bu oyunu oynamamalı.
 
Bu mektuplaşma bir başlangıç ve bunda da kalmamalı. Bu görüşme süresince belirli bir şekilde ben de değiştim. Bazı görüşlerimi tekrardan düşünmek ve bazı eski argümanlarımdan vazgeçmek zorunda kaldım.
 
Anlaşmayı, yalnızca ve yalnızca diyalog sağlıyor. Fanatizme karşı uzun mücadelede elimizdeki tek silah bu.
 
Zamanımızın sorunu, çatışmanın birbirine eşitler arasında olmaması. Tam tersine, dünya daima eşitsizliğin olduğu bir yer olmuştur. Sorun ise her çatışmanın, birbirine eşit olmayanların bir çatışması olmasıdır. Sürekli güçlü zayıfla karşı karşı karşıya geliyor, zengin yoksula karşı, alçağın büyüğü küçük alçağa karşı saf alıyor.
 
Aklımızı kullanmak zorundayız: Ancak böyle apaçık eşitsizliği ve bunun oluşturduğu rahatsız edici sahneyi anlayabiliriz. Belki de bunun için Sisifus'un miti beni bu kadar etkiliyor: Zayıf olan bir insan bu ağır taşı tepeye çıkarmaya çabalıyor. Taş ise her seferinde insanın bu çabasını yerle bir ediyor. Ama insanın taştan üstün olduğu nokta: Aklı.
 
Abdülkadir Binali

Almanca'dan çeviren: Ceyhun Kara

© Qantara.de 2006