20.02.2007Emran Kureyşi – Heba Rauf EzzatŞeriat kanunu insan haklarıyla uyumlu mu?
Gazeteci, İslam ve insan hakları uzmanı Emran Kureyşi ve Kahire Üniversitesi Siyaset Bilimler Doçenti, kadın hakları savunucusu Heba Rauf Ezzat, şeriatın Müslüman ülkelerdeki rolünü ve şeriatın insan haklarıyla ne kadar uyumlu olduğunu tartışıyor.Sevgili Heba,

Emran Kureyşi Birçok Müslüman ülkede uygulanan şeriat kanunun Uluslararası İnsan Hakları Beyannamesine aykırı olduğu belli. Günümüzde şeriat, adaletsizliğin kaynağı ve Müslümanlığı kötüye kullanıyor. Ayrıca Müslümanlığın merhameti ve bağışlayıcılığına inanan Müslümanlar için bir utanç kaynağı.
Ancak aynı zamanda ileride daha insani, ılımlı ve kişisel alanla sınırlı bir şeriat kanununun oluşmaması için de bir neden göremiyorum. Suudi Arabistan'da baskın olan Salafi ve Vahabilik dışındaki geleneksel Müslümanlar, birçok İslami hukuk okulunun geçerliğini kabul etmiş durumda.
Bu bağnaz olmayan hukuk uygulamalarına ek olarak yapılıyor. Mesela, diğer akımlardan bazı liberal uygulamaların alınmasını örnek olarak verebiliriz. Bu İslam'ın yeniden yorumlanması için muazzam bir kapasite olduğunu gösteriyor. Ancak, günümüzde varolan aydın karşıtlığı, otoriter rejimler ve kendilerini şeriat muhafızları olarak addeden Salafi'lerin varlığı daha ılımlı bir şeriatın oluşturulmasını maalesef engelliyor.
Aslında sorulması gereken soru şudur: Neden şeriat Müslüman ülkelerin belirleyici özelliği haline geldi? İslami aydınlara göre, İslam bir ceza hukuku ve İslami Devlet "saf" İslam'ın dayatıldığı bir ceza toplumu. Modern müslüman aydınlara göre bu olağanüstü bir başarısızlık.
Amerika'da bulunan ve entellektüel İslam'ın önde gelen reformcularından Khaled Abou El Fadl, günümüz İslam aydınlarını inceledi. El Fadl'a göre, "İslam insanlığa iletilen ahlaki bir vizyon olması gerekirken, Batı'nın antitezi halini almış durumda. Bu gruplar tarafından yaratılan dünyada İslam yok, sadece Batı karşıtlığı var." Üzücü ama gerçek.
Bu yıkıcı fikirler hiç yoktan ortaya çıkmıyor. Zayıflamış olan Salafi ve Vahabi söylemlerinden çıkıyor ve İslamı içerden çürütüyor. Salafi/Vahabi yorumlu İslam katı kurallı, rasyonel değil ve kadın düşmanı. Bunu aynı zamanda cezalandırıcı olan ve hoşgörüsü bulunmayan şeriat da dahil. Salafi/Vahabi yorumu İslam ile şiddet arasında doğrudan bir bağ var ve bu bizim inancımızı lekeliyor.
Dinimizin bu şekilde ahlaki ve etik bakımdan çarpıtılmasına karşı mücadele edenler ise saldırıya uğruyor. Bunun örneklerini Suudi Arabistan'da görebiliriz.
Saygılarımla,
Emran Kureyşi
Sevgili Emran,

Heba Rauf Ezzat Şeriat insan haklarına uyumlu olmakla kalmamakta, aynı zamanda insan haklarını sağlamada en etkili yöntemi ifade etmektedir. Batı tarafından desteklenen bir çok Müslüman ülkedeki insan hakları ihlalleri şeriat hukukundan kaynaklanmıyor.
İslami ülkelerdeki şiddetin büyük kısmı devlet tarafından uygulanıyor ve kökenleri sömürge sonrası döneme uzanıyor. İslami toplumlarda şeriatı kaldırarak bazı kanunları laikleştirme girişimi olmuştu. Sömürgeci ülkeler olan Fransa ve İngiltere'nin yasal sistemleri, hukuk reformu ve devletin modernleştirilmesi için örnek olarak algılanıyordu.
Ancak bu yeni laik ve sosyalist rejimler totaliterdi. O zamana kadar bağımsız olan geleneksel dini kuruluşları manipüle edip buralara dini kurumların liderlerini ve üniversitelerin önde gelenlerini atadılar. İslam ceza kanununa indirgendiğinde, insan haklarını ihlal etmek için kullanıldı.
Modern İslami aydınlar da bundan etkilendi. Onların algılayışına göre devlet, toplumu ve dini yeniden yapılandırma için kullanılan bir araçtı. İslami bir rönesansı gerçekleştirmek için devleti ele geçirmeye çalıştılar. Bu nedenle şeriat İslami devletin belirleyici faktörü haline geldi.
Totaliter rejimlere karşı mücadelelerinde şeriatı geri getirmek istediler ve bu mücadele hala devam ediyor. Onlara göre sadece şeriat ile İslam'ın gücü yeniden elde edilebilecek. Bu, iktidar için verilen bir mücadele ve bu amaç yolunda din her iki tarafça kullanılıyor ve suiistimal ediliyor. Mısır'da yasaklanmış olan Müslüman Kardeşler (İhvan-ı Müslimin) şeriatın avukatlığını yapıyor ve hukukun üstünlüğünü kabul ederek on yıldan uzun bir süreden beri seçimlere katılmaya çalışıyor.
"Şeriat"ın kelime anlamı yolu ifade ediyor. İslamın yolu, kişi için inanç ve ahlakla birlikte bir toplumun yönetilmesinde hukuku, ekonomiyi ve toplumsal çerçeveyi de kapsıyor. Hatta şeriat, insanlara yetki veren ve onları totaliler rejimlerle faydacılığa dayalı aşırı kapitalizme karşı koruyan, gelişmekte olan bir platformdur. Müslüman ülkelerde ve tüm dünyada demokratik sosyal adaleti eşitleyici bir rol oynayabilir.
İslamın ana değeri adalet ve bireysel özgürlüktür. Ancak Müslümanlar sadece kültürel değerlerini savunmakla kalmayıp ekonomik bağımsızlığa da heves ederlerse bu Batı'nın ekonomik çıkarlarını tehlikeye sokabilir. Sizin teklif ettiğiniz gibi, Müslümanlığı bireysel ahlaki boyuta indirgemek, İslamın adil sosyal düzeni hedefleyen ilerici sosyalist bir kurtuluş din bilimi olan özünden uzaklaşmasına yol açacaktır.
Ancak ironik bir şekilde İslamcı gruplar bunu fark etmekten çok uzaklar ve bunun yerine ceza unsurlarına ve İslami hukuk doktirininin güncelliğini yitirmiş yorumlarına odaklanıyorlar. Bazı İslamcı grupların İslamı Batı'nın antitezi olarak algıladıkları doğru. Ancak bu, Batı'nın Orta Doğu'daki en despot rejimlerden bazılarını desteklemesinin bir sonucu.
Saygılarımla,
Heba Rauf Ezzat
Sevgili Heba,
Emran Kureyşi Genel olarak Size katılıyorum ancak bir uyarı yapmak koşuluyla. Şeriat belki uzak bir gelecekte değişim için olumlu bir ivme haline gelebilir. Ancak bana göre şeriat, derin bir şekilde ve patolojik olarak Müslüman dünyasının sorununu simgeliyor. Sanki var olan gerçek, bu tartışmanın içine sızamıyor.
Şeriat, bugünkü uygulama yöntemiyle adaletsizliği sergiliyor ve insan özgürlüğünü reddediyor. Örneğin Müslüman Pakistan ve Nijerya gibi bazı ülkelerinde tecavüze uğrayan kadınlar şeriat kanununa göre zina işlemiş kabul ediliyor ve aleyhlerinde dava açılıyor. Suudi Arabistan'da ise kol, bacak kesme hala ceza olarak uygulanıyor. Bu ahlaki olarak savunulabilecek bir davranış mı?
Son olarak, Taliban yönetimindeki kadınlardan İslam adına serbest dolaşım, eğitim ve sağlık ihtiyaçları gibi temel insan özgürlükleri esirgenmiştir. Bir çok İslamcı aydın bu olanlar karşısında sessiz. Bu onlar için sonsuz bir utanç kaynağı.
Mevcut şeriat idealleri Salafi ve Vahabi ideolojisi ile aşılanmış durumda. Bu yüzden ben sadece bugünkü uygulamasıyla şeriatı eleştirmekle kalmıyor aynı zamanda bunun entellektüel çerçevesini oluşturan Salafi ve Vahabi düşünce tarzını da eleştiriyorum. Bu iki ideoloji hakkında en ufak bir eleştirel yorum yapamadığınızı, hatta isimlerini dahi anmadığınızı fark ettim.
Elbette sömürgeciliğin Müslümanlar üzerindeki muazzam etkisi inkar edilemez. Ortaya çıkan bu şiddettin icra edilmesinde patolojik tepkisel İslamcı ideolojilerin ve despot devletlerin de rolü var. Ayrıca Batı devletlerinin bu despot rejimleri desteklemesi konusunda kesinlikle Sizinle aynı fikirdeyim.
Ancak bu destek, ne günümüzde Müslüman ülkelerde yaşanan şiddeti açıklamak için, ne de bu şiddetin katılaşmış küresel Salafi ve cihadcı ideolojinin bir sonucu olduğunu inkar etmek için yeterli. Bu İslamcı küreselleşmeye karşı konulmalı. Bu, çoğulcu ve hoşgörülü İslami geleneğin şerefini lekeleyen bir şiddet. (Pakistan'da Ramazan olduğunu Sünni cihad örgütlerinin Şii camilerini bombalamasından anlıyorum, çünkü bu örgütler en çok Ramazan döneminde bunu yapmaktan zevk alıyorlar).
İslamı siyasi bir ideoloji olarak tasvir edip, İslamın bireysel ahlaki boyutta sınıflandırılmasını eleştiriyorsunuz. Belli ki İslam, insalık için ahlaki bir vizyon olarak değil, onun yerine sosyalist söylemli bir devletin empoze ettiği bir erdem olarak algılanmalı.
O halde günümüzde İslamcılar için Müslümanlık, kendi ideolojilerini korudukları çıkarcı bir kavramdan öteye gitmiyor. Ayrıca bireysel haklar ve özgürlükler alanındaki ideallerin onaylanmadığını sezinliyorum ve insanların özgürlükleri söz konusu olduğunda, bireye en yakın olanının en değerli olduğunu belirterek belki de acele bir cevap veriyorum.
Saygılarımla,
Emran Kureyşi
Sevgili Emran,

Heba Rauf Ezzat Şeriatı siyasi bir ideoloji ile sınırlamıyorum, hatta aksine şeriatı kamu ve özel alanı kapsayan ve sivil ile bireysel değerleri merkezileştiren bir biçimde algılıyorum. Sivil ahlak ile vatandaşlık erdemleri, İslamın manifestosu olmuştur ve ileride de bu devam edecektir.
Bu, asırlardır Müslüman hukukçular tarafından savunulan ve kökleri sağlam bir sosyo-ekonomik refaha bağlı olan bir sistem. Bu sistemde sıradan vatandaşa verilen yetki ve kökten siyasetin varlıği, eliter siyasi temsil sistemlerinden çok daha güçlü.
Eğer günümüze şeriatın "aşırı derecede kabul edilmesi" söz konusuysa – yani şeriat adına yapılan suistimallerden bahsediyorum – bundan İslamcılar sorumlu tutulamaz. Küresel kapitalizm ve insanlık üzerine etkileri bu tartışmanın dışında bırakılmalı. Müslüman olanlar ve olmayanlara Salafi ve Vahabiler tarafından zorla benimsettirilmek istenen bağnaz ve eşi görülmemiş şeriatı bir tarafa bırakırsak, birçok İslamcı için şeriat, küresel kapitalist düzene ve bozulmakta olduğuna inandıkları toplumsal ve ulusal haklarına karşı bir direniş yöntemi.
Bazı İslamcılar şeriatı getirmek için şiddete başvuruyorsa, aynı zamanda milyonlarca sivil aktivist için şeriat itibar ve özgürlüğün meşru kaynağı olmaya ve küresel adaletle eşitliği tetiklemeye devam ediyor. Müslümanların farklı bir dünya görüşü olması hakkını kabul etmek için, Müslümanlarla küresel sivil toplumun nasıl iletişim kuracağına dair yeni bir vizyonun oluşturulması gerekiyor.
Şeriatın Nijerya ve Pakistan'daki suistimal edilerek uygulanması konusunuda verdiğiniz örnekte haklısınız. Fakat bu durumlarda şeriatın manipülasyonu söz konusu. Eziyet ve işkence Müslüman olmayan ve şeriatın var olmadığı ülkelerde de oluyor, diğer kültürler ve dini değerler de suistimal edilebiliyor.
İnsanların neden şiddete başvurduğunu anlamamız gerekiyor. Aksi takdirde Müslümanları ve kültürlerini babarca olarak algılamaya ve şeriatı tüm kötülüklerin odağı olarak görmeye devam edeceğiz. Bu da Müslümanların, İslamı kamu hayatlarında değersizleştirerek ve kişisel ahlak ile sınırladıklarında bir gelecek umut edebilecekleri anlamına geliyor. Bu kesinlikle haksızlık.
Saygılarımla,
Heba Rauf Ezzat
Sevgili Heba,

Emran Kureyş Demokrasiler doğaları gereği siyasi, ekonomik ve sosyal faydayı beraberinde getirirler ve "eliter temsil" şeklinde küçümseyerek nitelediğiniz bir tanımlamayı hak etmiyor.
Sizin tanımladığınız "vatandaşlık erdemi" ile ilgili bazı sorunlar görüyorum. Bir taraftan İslamcılar, özellikle Salafiler, yorumlarını genelleyerek ve tarihe yansıtarak geçerlilik kazandırmaya çalışıyorlar. Diğer yandan ise, "vatandaşlık erdeminin" tarihi ve coğrafi özgüllükleri bulunuyor. "İslamcı" Endonezya'da "vatandaşlık erdemleri", hem İslamın kozmopolitan merkezlerinden hem de tarımsal ve göçebe toplumlarda olduğundan daha farklı etkilerle oluşuyor.
Yüzyıllar önce bu vatandaşlık erdemi kadınları eğitim hakkından mahrum bıraktı. Ancak "erdem" ve şeriatı zorla sağlaman İslamcı söylemin bir unsuru. Bu bağlamda Pakistanlı mollaların vatandaşlarının "Hintli" Bollywood filmlerini seyretmeleri ve Hint müzikleri dinlemeleri konusunda saplantıları var ve bu şablon başka alanlarda da kendini gösteriyor. Buralarda estetik ve sanatsal çalışmaların "erdemin" arkasına saklanılarak sınırlandığına dikkat edin.
İslamcıların dünya görüşlerini bütünüyle Batı'ya tepki olarak tanımladıklarını düşünüyorum. Öyle ki, İslamcılık günümüzde küreselleşmenin bir ek ürünü. Afganistan'daki Taliban gibi ideolojik güdümle hareket eden İslamcılar başarısız olacak. Buna karşılık Türkiye örneğinde gördüğünüz gibi, vatandaşların ihtiyaçlarını karşılamayı hedefleyen İslamcı partiler ise başarılı olacaklar.
Bu İslamcılar toplumun laikleşmesini sağlayacaklar. Yani küreselleşmenin İslamcıları aslında demokrasi, laiklik ve bireysel hakların müjdecisiler. Bu yüzden onları tebrik etmem lazım. Iran mükemmel bir örnek. Açık söylemek gerekirse ülkelenin genç nüfusu, mollalardan kurtulmak istiyor. Böyle bir imkanın siyasi İslam'dan doğacağını kim düşünebilirdi?
İslam adına aynı zamanda kapitalizmi küçümsüyorsunuz, ancak tahmin ediyorum ki, dizüstü bilgisayar, cep telefonu, televizyon ve Hermes marka başörtüleri olan kapitalist ürünlerin çekiciliğini reddedemeyeceksiniz. Lütfen Hz. Muhammed ile eşinin merhametli tüccarlar olduğunu ve ticaretle uğraştıklarını hatırlayınız. Şu hadisi hatırlayınız, "Dürüst ticaret ile kazanç sağlayanı Allah sever".
İlginçtir ki Hindistan'a ve Güney Doğu Asya'ya İslamın yayılmasında Müslüman tüccarlar ana rolü oynadı. Bu tarz bir İslamcı küreselleşme günümüzdeki İslamcılar tarafından eleştirilmiyor.
Son olarak, aydınlar mevcut gelenek ve adetlerini eleştirmekle sorumlu kişilerdir. Ancak ben tutarlı bir şekilde, İslami geleneği kanser gibi içten içe sömüren Salafi ve Vahabilikle ilgili hiçbir İslamcı aydının eleştirilerine rastlamadım. Aynı şekilde, İslamı aşındıran, cihadcı "intihar" şiddeti için de geçerli.
Bunu dile getirmek Müslümanları şeytanlaştırmak değil kesinlikle, çünkü hiçbir toplumun iyilik ve kötülük üzerinde tekeli yoktur. Ayrıca fark ettiğim diğer nokta da, İslamcı rejimler soykırım ya da toplu katliama giriştiklerinde içeriden çok az bir kınama geliyor, örneği Darfur'da Sudan yönetimi tarafından Müslüman Afrikalılar'a karşı yapılan soykırıma verilen tepkiye bakın.
Bugün gördüğümüz ise, İslam alemini savunmak isteyenler tarfından İslamın ruhu derin bir anti entellektüellik ve ahlaksızlık ile aşındırılıyor.
Saygılarımla,
Emran Kureyşi
Sevgili Emran,

Heba Rauf Ezzat Ben hem liberal hem de İslamcı vatandaşlık erdemlerini destekliyorum. Aynı zamanda insanlık onurunun korunmasını ve sosyal refahı da destekliyorum. Ancak demokrasinin belirli bir ekonomik sistem gerektirdiğini düşünmüyorum. İslam, liberal ekonomik sistemden çok sosyal demokrasiye yakın olduğu için, kapitalizmin kontrol altına alındığı demokratik bir platform olarak görülebilir.
Modernliğin ürünlerinden, örneğin Sizin de belirttiğiniz gibi bilim ve teknolojiden faydalanmamız bazı aşırı faydacılık idealleri olan modernizim avukatlarına eleştirel yaklaşamayacağımız anlamına gelmiyor. Biz kapitalizmi değil, eşitlikçi ve insancıl bir İslamı savunuyoruz.
Yönetimin gerçek güç paylaşımı dahil olmak üzere ulusal varlığın ve sosyal adaletin eşit dağılımını görmezden gelecek kadar otoriter bir rejim haline gelmesi ve şeriatın dar bir yasal kavram olarak kullanıldığı Darfur örneği üzücü bir hikaye. Ancak sormama izin verin: Bu İslamcı siyasetin bir sorunu mu yoksa tekrar vuku bulan Afrika siyasi elitlerinin bir sorunu mu?
İran dinamik bir siyasi değişim yaşıyor. Bölgedeki diğer ülkelerin de bu kadar şeffaflığı ve açıklığı yaşayabileceğini umalım. Toplumsal alanda mollaların olmadığı bir İran'ı savunmuyorum, çünkü Şii doktrininin etkisi kuvvetli. Ama ilerlemeyi savunan seslerin yükselmesini savunuyorum. İslamcı bir İran'ın, "liberal" Amerika'nın müttefiki olan "Fars Şahı" tarafından laik biçimde yönetilen İran'dan nispeten daha demokratik olduğunu itiraf etmeliyiz.
Üstelik, bir çok Müslüman, İslam adına işlenen suçlara karşı seslerini yükselttiler. Salafi ve Vahabiler, Yusuf El Karadavi ve rahmetli Muhammed Gazali gibi aydınlar tarafından ciddi şekilde eleştirildiler. Her iki aydın da kadınların demokratik hakları ve azınlıklara eşitlik konusunda eleştirilerde bulundu. Arap yarımadasında Vahabiler'in iç politikayla ilgili uygulamalarını eleştiren daha bir çok isim sayılabilir.
İslamı kötüye kullananlar olduğu doğru. Örneğin bireysel özgürlük ya da sosyal adaletin önceliği konusunda liberallerin ve sosyalistlerin kendi ideolojilerinin özlerini kötüye kullandıklarını düşündüğümüz gibi. Küresel çağda herhangi bir aşırılıktan kendimizi korumak için ideolojiler, dinler ve kültürler arasında bir birleşme sağlamamız lazım.
Ancak yapıcı tartışmalarla zaman içerisinde bu küçük dünyamızın her köşesinde olan adaletsizlik, hegemonya ve küstahlıüın akıp gittiği bir demokratik deneyime ulaşacağız. Böylece İslam'ın merhamet, adalet ve güç paylaşımı mesajı ile İslam'ın özünün yeniden ele geçirilmesi sağlanacak.
Saygılarımla,
Heba Rauf Ezzat
İngilizce'den çeviren: Seda Serdar
Bu karşılıklı yazışma Haziran-Ağustos 2004 tarihlerinde gerçekleştirilmiştir. Bu mektuplar ilk kez günlük Frankfurter Rundschau gazetesinde 4 Ekim 2004 tarihinde yayınlanmıştır. İki aydın arasındaki mektuplaşmaya İsviçre'de çalışan serbest gazeteci Monika Jung-Mounib önayak olmuştur.
Gazeteci Emran Kureyşi İslam ve insan hakları konusunda uzman. Harvard Üniversitesi'nin Carr İnsan Hakları Politikası Merkezi'nde çalışıyor. Son kitabı "Yeni Haçlı Seferleri, Müslüman Düşmanı Oluşturmak" (The New Crusades Constructing the Muslim Enemy) Colombia Üniversitesi Yayınevi'nde yayınlandı. Ottawa'da yaşıyor ve "İslam ve İnsan Hakları" adlı yeni kitabı üzerinde çalışıyor.
Heba Rauf Ezzat, Kahire Üniversitesi'nde Siyaset Bilimi Bölümü'nde, siyaset teorisi dersi veriyor. Kahire Üniversitesi, Siyasi Araştırmalar ve Çalışmalar Merkezi'nin Sivil Toplum Programı koordinatörü. Global Sivil Toplum Yıllığı'nın editörü olan Ezzat aynı zamanda kadın hakları aktivisti.