04.02.2011Gudrun Krämer ile söyleşiİslam düşmanlığına karşı rasyonel argümanlar

Çalışmalarıyla 2010'da Gerda Henkel Vakfı'nın Uluslararası Araştırma Ödülü'ne layık görülen tanınmış İslambilimci Gudrun Krämer, İslamiyet ile ilgili tartışmalar hakkındaki görüşlerini Nader Alsarras'a anlattı.

Prof. Gudrun Krämer, foto: dpa
G. Krämer: "Almanya’daki Müslümanlar öncelikle sorunlar üzerinden algılanıyor. Hep ama hep aynı sorunlar söz konusu ve son kertede bunları tek bir konuya, yani şiddete indirgemek mümkün..."
Prof. Krämer, Almanya'da İslam hakkında konuşmak, çoğu zaman, özellikle de Thilo Sarrazin’in kitabından sonra bir ‘sorun’ hakkında konuşmak anlamına geliyor. Sizce, Almanya'daki Müslümanlar ve İslam tartışmasının aksayan yönleri neler?

Gudrun Krämer: "Sorunlu sorun" meselesine parmak basmakta çok haklısınız. Almanya’daki Müslümanlar, öncelikle sorunlar üzerinden algılanıyor. Hep ama hep aynı sorunlar söz konusu ve son kertede bunları tek bir konuya, yani şiddete indirgemek mümkün: Aile içi şiddet, gerek Almanya'da ve Batı toplumlarında, gerekse de İslam dünyasında farklı görüşte olanlara, farklı dinden olanlara karşı şiddet.

Buna karşı harekete geçmek mümkün. Hem Müslümanların ve hem de Müslüman olmayanların izlemesi gereken bir strateji olduğunu düşünüyorum. Bu strateji şiddeti değil, normalliği görünür kılmalı. Ama bunu "Bakın, şiddete eğilimli değiller" diye özellikle vurgulayarak değil, Almanya'da Müslümanların yaşamasının son derece doğal, dolayısıyla normal bir durum olduğunu belirten rasyonel argümanlar kullanarak yapmalı; ille de manşetlerde yer almazdı, ama etkili bir strateji olurdu bence.

Son zamanlarda pek çok Avrupa ülkesinde İslam nefretini körükleyen ve insanların korkularını kullanan sağ popülist akımlar ortaya çıkıyor. Bu akımlar toplumda giderek kabul görüyor. Bunu Hollanda'da Geert Wilders örneğinde görüyoruz, benzer şeyler İsviçre ve Fransa’da da yaşanıyor. Bu akımları ne ölçüde endişe verici buluyorsunuz? Bir gün bu akımlar toplumun merkezine de nüfuz edecek mi?

Krämer: Aydınlanmışlığıyla övünen bir Avrupa'da, bu sağ popülist akımları gerçekten çok tehlikeli ve endişe verici buluyorum. Kısmen toplumun merkezinde de kök salmaları nedeniyle daha da büyük bir tehlike ve endişe yaratıyorlar. İsviçre Halk Partisi'nin (SVP) İsviçre'de propagandasını yaptığı şey, sadece radikal marjinal kesimlerden çıkmıyor. Bu partinin yandaşları "toplumun orta tabakası" dediğimiz kesimi temsil ediyor. Her konuda radikal değiller ama bir tehdit gibi algılayıp gösterdikleri İslam ve Müslümanlar konusunda öyleler. Bunu görmek ve ona göre hareket etmek lazım. Her ülke, bu durumda Federal Almanya bu eğilimlere kararlı bir biçimde karşı koymalı. Eğer Avrupa düzleminde etkin olunabiliyorsa, bu Avrupa düzleminde de yapılmalıdır.

Geert Wilders, foto: dpa
Krämer: "Aydınlanmışlığıyla övünen bir Avrupa'da bu sağ popülist akımları gerçekten çok tehlikeli ve endişe verici buluyorum. Kısmen toplumun merkezinde de kök salmaları nedeniyle daha da büyük bir tehlike ve endişe yaratıyorlar..."
Bu bağlamda ilginç bulgular var. Sağ popülist bir partinin hükümette bile yer alabildiği Hollanda’daki kamuoyunun, şu anda bu tür partilere müsamaha etmeyen Almanya'daki kamuoyunun bir kısmına göre daha az İslam karşıtı olduğunu, İslamı daha az eleştirdiğini öğrenmek bana ilginç geldi. Sağ popülist partilerin radikal söylemleri ve kısmen de politikaları, bu partilerin bulunduğu ülkelerde anketlerle tespit edilen kamuoyu görüşüne nasıl yansıyor peki? En azından ben bunu henüz anlamış değilim.

Gazeteci-yazar Hilal Sezgin "İslami feminizm" kavramını ortaya atınca Avrupa’daki peçe yasağı meselesi yeniden gündeme geldi: Kamusal alanda peçeyi yasaklayan yasalarla, insanlara kendi iyilikleri zorla dayatılabilir mi? Bu durumda yalnızca kadın haklarına değil, Avrupa’nın hep savunduğu temel insan haklarına da müdahale edilmiş olmuyor mu?

Krämer: Bence bu konu insanın kendi belirlediği, doğru bulduğu ve belki de tümüyle hukuk felsefesiyle temellendiremeyeceği bir tavırla ilgili. Benim kişisel görüşüme göre, inançlı Müslüman kadınlar, eğer istiyorlarsa ya da buna mecburlarsa, başörtüsü takma hakkına sahipler. Avrupa kamuoyunun bunu kabullenmesi gerektiğini düşünüyorum.

Fakat ben şahsen ülkemde peçe görmek istemiyorum. Yüzünü göremediğim bir kadınla –kim bilir, başka bir gün belki de bir erkekle– karşılaşmak istemiyorum. Bana göre, yüze peçe takılması benim kültürümde, yani Alman kültüründe, -üstü kapalı- bir şekilde şiddeti ifade ediyor. Peçe her yerde, özellikle de yaygın olduğu yerlerde bunu ifade etmeyebilir, ama burada ben peçeyi böyle algılıyorum.

Katar'ın başkenti Doha'da karaçarşaflı kadınlar, foto: Stephanie Doetzer/DW
Krämer: "Bana göre, yüze peçe takılması benim kültürümde, yani Alman kültüründe, -üstü kapalı-bir şekilde şiddeti ifade ediyor. Peçe her yerde, özellikle de yaygın olduğu yerlerde bunu ifade etmeyebilir, ama burada ben peçeyi böyle algılıyorum..."
Karşı cinsin, kadının ya da erkeğin sırf bakışlarının bile sürekli bir cinsel tehdit olarak görüldüğü bir bakış açısı beni rahatsız ediyor. Böyle bir şeyi kendi toplumumda görmek istemiyorum. Bu nedenle şöyle diyorum: Peçe yasağıyla bireysel karar hakkı, bu durumda Müslüman kadının karar hakkı kısıtlanıyor olabilir. Ama bunun meşru olduğu görüşündeyim, çünkü aynı şekilde bir kadının kamusal alanda memeleri açıkta dolaşmasını da tasvip etmiyorum. Sanırım hukuk felsefesiyle kolay kolay açıklanamayacak olan yerleşik bir kural bu. Yoksa böyle bir şeye neden izin verilmesin? Neden bir Çıplaklar Partisi ortaya çıkıp bu hakkı savunmaya kalkmasın? Bu konuda da ahlak ve adapla ilgili öne sürülen argümanlar kültürün belirlediği, başka bir toplumda belki de çok farklı işleyen yerleşik kurallara dayanıyor.

İslambilimci olarak yaptığınız çalışmalar için kısa süre önce Gerda Henkel Ödülü’nü kazandınız. Müslümanlara olan güvensizliğin giderek artmasına karşı sesini yükseltenlerden biri ve İslambilimci olarak kamuoyunda nasıl bir rolünüz olduğunu düşünüyorsunuz?

Krämer: Kamuoyunda mesleğimin alanına giren tartışmalara katılmak konusunda bir yurttaş olarak belli bir sorumluluk hissettiğimi söylemem kulağa biraz patetik gelebilir. Ama halen bilim insanı olarak çalıştığımı ve yoğun bir meslek hayatım olduğunu da hemen eklemek isterim. İslam'ın ve İslami toplumların çeşitli olgularıyla ciddi biçimde uğraşmak, benim yeterince vaktimi alıyor zaten; dolayısıyla 'Public Intellectual' kamusal aydın olarak örneğin bir muhabir ya da siyasi aktivist gibi sürekli olarak tartışmalara katılmam mümkün değil, zira benim de yükümlülüklerim var.

Söyleşi: Nader Alsarras

© Qantara.de 2011

Almancadan çeviren: Zehra Aksu Yılmazer

Editör: Hülya Sancak/ Qantara.de